339
OCAK-ŞUBAT 2008
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

ETKİNLİKLER

YANSIMALAR: “Koruma Alanına Yeniden Bakış” Dosyası Üzerine

DOSYA: Mimarlık ve Eğitiminde “Süreklilik ve Değişim”

MİMARLIK ELEŞTİRİSİ: Turgut Cansever’in Söylemi ve Mimarlığı

İNGİLİZCE ÖZET / ENGLISH SUMMARY
TÜRKÇE ÖZET
YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK ELEŞTİRİSİ: Turgut Cansever’in Söylemi ve Mimarlığı

Toroslar’ın Yükseklerinde İkinci Heyecan

M. Numan Cebeci, Mimar, Şehir Mimarı

İlki alçaklardaydı, güney Ege sahillerinde… Yıllar önce… Demir’de!

Aslında, karayolundan saptıktan hemen sonraki site girişini ıska geçip de kendimi karşı yamaçlarda bulmasaydım, belki de aynı heyecanı duymayacaktım. Ama işte yıllarca, tek tük birkaç eleştirisi dışında bol miktarda övgüsünü dinlediğim, buna rağmen “Bir yazlık sitesine de Ağa Han ödülü mü verilirmiş?” diye dudak büktüğüm Demir, çamların arkasında uzakta karşımda duruyordu. (Resim 1a, 1b) Yatık akşam güneşinin altında adeta esrarlı bir havası ve karşı yamaçtaki konumuyla sanki bir erişilmezliği vardı. Tarif edemediğim bir ruh halinin etkisinde düşüncelerimin değişmeye başladığını farkettim; arabadan indim ve uzun uzun baktım; tanımaya, anlamaya çalışır gibi…

Sonra döndüm, ilk geçişte kaçırdığım girişi buldum, siteye yöneldim ve ısrarla araçların girişteki otoparkta bırakılmasını, site içinde araçla dolaşılmamasını ve evlerin önünde park edilmemesini savunan Turgut Bey’e saygısızlık olur endişesiyle midir bilmem, karşıma ilk çıkan düzlükteki tek katlı evin yanında arabayı bıraktım. Bu soğuk Mart gününde Demir’in bana anlatacağı çok şey vardı.

Kısa Yalıkavak tatilinde, yanlış hatırlamıyorsam, üç defa Demir’e gittim; her seferinde, önce site sakini zannedip sonra benim gibi ziyaretçi olduğunu anladığım başka insanlarla birlikte saatlerce dolaştım. İlginç bir hayal kırıklığı içinde onlarca fotoğraf çektim: Demir’de fotoğraf çekmek kolaydı, ama Demir’in fotoğrafını çekmek mümkün değildi. Demir üç boyutluydu, iki boyutlu değil. Demir önümde değildi; sağımdaydı, solumdaydı, arkamdaydı, her tarafımdaydı. Benim kabiliyetim ise her tarafımın resmini bir karede toplamaya yetmiyordu. Döndükten sonra filmler banyo edilince o hayal kırıklığını bir kere daha yaşadım: Özenle çektiğim fotoğrafların hiçbiri Demir’i tek başına anlatamıyordu; hepsi birlikte de anlatamıyordu. Özellikle, bana “Başka hiçbir yeni yapılmış çevrede Demir’de duyduğum huzuru ve mutluluğu duymadım” dedirten atmosfer resimlere yansımıyordu. Son sefer eşimle birlikte gitmiştik. “Nasıl?” diye sorduğumda “Güzel” demişti, “Site gibi değil; farklı evlerden oluşan bir mahalle gibi.” İlk günü hatırladım; sadece 6 farklı tip bina bulunduğunu biliyor olmama rağmen birbirinin aynı olan iki ev bulabilmek için deliler gibi aranmam gerekmişti.

Ağa Han Ödülü azdı bile.

***

Ve yıllar sonra ikinci heyecan: Karatepe!..

Üç yıldır danışman olarak Kozan Belediyesi’ne gidip gelip de Karatepe’yi görmeyi düşünmemiş, düşünememiş olmamın benim bulabildiğim bir izahı yok; “Vakti saati gelmemiş” diyebiliyorum ancak. Nihayet, belki biraz da İstanbul’daki Turgut Cansever ikiz sergisinin ve orada, Karatepe’nin yanında “Kadirli” yazdığını farketmemin dürtüsüyle, Temmuz başındaki Kozan seferine bir Karatepe ziyareti eklemeye karar veriyorum. İkinci gün Kozan Belediyesi Başkanı Mimar Kazım Özgan, belediyenin mimarı Yaşar Gök ve -nezaketle bize evsahipliği yapan- Kadirli Belediyesi Başkanı Mustafa Türkmenoğlu ile birlikte Karatepe’ye tırmanıyoruz. Başkanı sık sık görmeye alışkın müze görevlileri haberli, çay hazır. Çayı çok sevmeme rağmen çardaktaki ikram bana asıl "sofra"yı erteleyen bir külfet gibi geliyor. Ağaçların arasından, ötede misafirhane görünüyor; ağır görünüşlü kütleler toprağa adeta "parmak uçlarıyla" dokunuyorlar. (Resim 2) Bana, birkaç yıl önce görmüş olduğum, olanca derme çatmalıklarına karşılık büyük bir hayranlık duyduğum, Toroslar’ın yayla evlerini hatırlatıyor. (Resim 3a, 3b) Birbirine benzeyen onlarcasını fotoğraflamaya doyamadığım bu evlerin birer ikişer, onları benim gözümle görmeyen sahipleri tarafından ucube betonarme yığınlara (Resim 4) kurban ediliyor olmaları ne kadar acı.

Karatepe, Hititler’in kuzeyden gelen saldırıları önlemek için inşa ettikleri bir uç kalesi ve dünya çapında üne sahip. Bu ün bir Hitit kalesi olmaktan kaynaklanmıyor: Karatepe, Hitit hiyeroglifinin çözüldüğü yer. 20. yüzyılın ortalarına kadar okunamayan bu yazının çözülebilmesi için tek şans olarak çift yazılı bir metnin bulunması kalmıştır; hiyeroglifin yanısıra çözülmüş olan yazılardan biriyle yazılmış aynı metin. İşte bu çift dilli metin Karatepe’de bulunur ve hiyeroglif böylece çözülür!

Bizi asıl ilgilendiren konu olan mimariye dönersek, bugün, kale duvarlarının kerpiç olan üst kısımları aşınmış, taş olan alt kısımları onarılarak veya tamamlanarak korunmuş.(1) Kuzey ve güney kapısı olarak anılan iki kapısı, bu kapıların dış cephesinde iki yanda aslan heykelleri (Resim 5) -ki bu yüzden buraya Karatepe-Aslantaş deniliyor- ve içeride iki tarafta meşhur taş kabartmalı duvarları (ortostatlar) olan odalar var. (Resim 6) Saçaklar, Türkiye’nin ilk açık hava arkeoloji müzesi ilan edilen(2) Karatepe’nin işte bu kapılarındaki kalıntıları yerlerinde korumak üzere yapılmışlar.

Zamanın, üçüncü boyutunu büyük ölçüde silip yokettiği, dolayısıyla dibine kadar sokulmadan kalıntıları farkedemediğiniz kalede, saçaklar güçlü ifadeleriyle nirengi noktası oluşturuyor, "Göreceğiniz şeyler burada!" dercesine teşrifatçılık yapıyorlar. (Resim 7) "Teşrifatçı"nın en az "evsahibi" kadar, hatta misafirin türüne göre ondan daha da fazla şahsiyet ve vakar sahibi olduğunu görmemek mümkün değil. Büyük çoğunluğu sonradan dikilmiş olan etraftaki uzun gövdeli çam ağaçlarıyla çıplak beton saçakların güçlü dikey ve yatay hatlarının oluşturduğu “sonat” büyüleyici (Resim 8); Karatepe’yi anlatmak için benim sınırlı kelime haznemden çekip çıkartabildiğim en uygun kelime bu. Uğur Tanyeli’nin ifadesiyle “Ben de varım”(3) diyen bu saçaklar benim (ve sanıyorum çoğu mimarın) gözümde ortostatlardan çok daha önemli. Çünkü, ortostatlar sadece geçmişi anlatırken, saçaklar bana bir "usta"nın dün yaptıklarını göstermekle kalmıyor, yarın yapacaklarım için öğütler veriyor, yollar gösteriyor. Tepeden temele, temelden tepeye saçakları tarıyorum.

Gözüm ortadaki (tam ortada değil aslında), kolondan üç yana açılarak çatı plağını taşıyan konsol kirişlere takılıyor: Kirişler düz değil, kesit giderek inceliyor. Konsol kiriş sabit bir kesitte dümdüz uzanıp ta saçak ucunu yakalasaydı kimsenin buna bir itirazı olmaz, kimse bunu bir eksiklik, bir “yeterince düşünülmemişlik” olarak değerlendirmezdi. Ama hayır!.. Burada, Toroslar’ın bu –inşaatın yapıldığı yıllar itibariyle- yolu izi olmayan tepesinde(4) kiriş, zarif bir şekilde incelerek uzanıyor, tavan plağının eğimli alın kirişine döndüğü noktada kırlangıçkuyruğu gibi kırılıyor ve kesitinin sıfıra düştüğü noktada saçağın ucu ile birlikte bitiyor. (Resim 9) Belli ki kimse “Adam, sen deli misin; bu dağın başında bu eziyet niye?” dememiş. Sonuç, mimar-uygulayıcı (müteahhit demiyorum; çok farklı bir imaj doğacak) dayanışmasının "başyapıt" değerinde bir yansıması. Benzer bir “deli pöstekisi” örneği daha önce misafirhanenin dış yollarında gözüme takılmıştı: Kaplama, henüz sertleşmeden döşeme betonu içine düzgün bir geometriyle ve yaklaşık birer parmak aralıkla yerleştirilmiş iri zeytin büyüklüğünde beyaz çakıl taşlarından oluşuyor. (Resim 10) Burada da “delilik-divanelik” sorgulayan olmamış anlaşılan; mimar nasıl istemişse öylece yapılmış. Çakıl taşlı teras döşemelerini daha önce Demir’de de görmüştüm; daha iri çakıllardan oluşuyorlardı, daha renkli, desenli, adeta "dantelsi" idiler. Karatepe’de döşeme kaplaması elli yıl sonra bugün ancak ilk günkü kadar eski!

Evsahibimiz Mustafa Türkmenoğlu’nun sesiyle kendime geliyorum: “Dikkat ediyorum da” diyor, “Siz hep saçaklara bakıyor, onların resmini çekiyorsunuz; kalıntılarla hiç ilgilenmiyorsunuz.” Haklı. Kalıntılar kimin umurunda, ben buraya saçaklar için geldim. O, devam ediyor: “Ben çocukluğumdan beri buraya sayısız defalar gelip gittim; saçaklara hiç bakmamıştım. Fakat ne kadar güzel betonmuş bu böyle, ahşabın resmi çıkmış; budak delikleri bile görünüyor, bakın!” Toroslar’ın tepesinde bu kalitede brüt beton aklıma, Güngör Kaftancı’nın on beş-yirmi yıl önceki bir konferansındaki dertlenişini getiriyor: “Şu İzmir’de doğru dürüst brüt beton döktüremedim; sonunda vazgeçtim brüt beton kullanmaktan.”

Mimarlık bölümü öğrencileri Karatepe’yi gezmeye geliyorlarmış; Çukurova Üniversitesi’nden olmalılar. Bütün Türkiye'nin mimarlık bölümü öğrencileri buraya taşınmalı, sadece Çukurova değil; ama benim yaptığım hatayı yapmadan. Yani, müzedeki film gösterisini gezinin sonunda değil, başında, saçakları görmeden izlemeliler. O bilgiler ışığında alanı gezmek bambaşka olurdu; Karatepe, kalıntıları ve saçaklarıyla, kolay çıkmamış ortaya. Bir kaya dibindeki kazı şantiyesi mutfağının (Resim 11) yanısıra, müzede sergilenen kazı ekibinin günlük hayatını yansıtan fotoğraflar, bu yolsuz dağ başında katlanılan güçlükler ve sıkıntılarla ilgili yeterli ipucu veriyor.

Diğer taraftan, İzmir’de doğru dürüst brüt beton "dökülemezden" onyıllar önce, Toroslar’ın tepesinde o ahşap nasıl sağlanmıştır, o kalıp nasıl çatılmıştır, o işçi nereden bulunmuştur, bunu anlamak çok zor. Yolu bile bulunmayan bu dağ başında su ise elbette hiç yok. Yetmiş beş-seksen metre aşağı irtifadaki Ceyhan ırmağından sadece bir köylü kadın hayvanlarıyla getiriyor. Tenekelerle yukarı taşınan su varillerde biriktiriliyor. Bir dökümlük betonu karmaya yetecek kadar su toplandığında beton karıştırılmaya başlanıyor; su seferi ise aralıksız devam ediyor. Alanın ve projenin taşıdığı olağanüstü güçlükler sebebiyle müteahhit kaçırtan saçakların meydana gelişinde -mimarlık camiamızın adeta nefret etmekten özel bir haz duyduğu- Nail Çakırhan’ın oynamış olduğu rolü gözardı etmek çok büyük haksızlık olur; ortada kalan inşaatı omuzluyor ve bu daha önce hiç yapmadığı, bilmediği işi -bugün açıkça görülen o ki- başarıyla götürüyor. Hangi şartlarda götürdüğünü ise Halet Çambel’in bir cümlesinden anlamak mümkün: “İşçilerin mesaisi günde 8 saatti; Nail’inki 24 saat!”

İyi proje yapmak için iyi bir mimar yetmiyor; iyi bir de müşteri gerekiyor. İyi mimarlık yapmak içinse bu ikisi de yetmiyor; iyi bir uygulayıcının bu ikiliye katılması gerekiyor. Bunlar biraraya geldiği zaman, Toroslar’ın ücra tepesinde bile olsa bir başyapıt ortaya çıkabiliyor: olanca sadeliği, olanca tevazuu içinde muhteşem bir başyapıt. Zaten Turgut Bey de, Nail Çakırhan'ın Karatepe ve Türk Tarih Kurumu'ndaki katkılarından her zaman övgü ile söz etmiştir.

Mimarlık yayınlarının (sayı olarak) günümüzdekinin belki onda birini bulmadığı (interneti de sayıyorum) bir dönemde, yolu beli olmayan bir ücra tepede inşa edilen böylesine basit bir eserin bu kadar tanınması, elli yıl boyunca gündemde kalması, bugün hâlâ konuşuluyor, tartışılıyor olması bu "marjinal" işlevli yapının nasıl olup da bir başyapıt niteliği kazandığını açıklamaya yetiyor olmalı. Ama yine de gerek malzemesi, gerek rafine üretim süreci, gerek biçimleriyle tamamen yabancı, katiyen buraya ait olmayan bu saçakların nasıl olup da böylesine “buralı” olabildiklerini ben anlayamıyorum. Kırk yıl önce, daha üniversitenin ilk yıllarında övgü yüklü bir “tanıştırılma” ile filizlenmeye başlayan, geçen süre zarfında da yeşerip gelişen bir sevgi ve takdir alışkanlığı sonucu mu acaba diyesim geliyor. Ama bir tek ben değilim ki!

Düşünüyorum da, iyi ki o zamanlar koruma kurulları yokmuş! Şayet olsaydı, asla bu Hitit kalıntılarının "ensesinin" dibine temel attırıp da (Resim 12) bugün hayranlıkla tartıştığımız o “başyapıt” statüsü kazanmış beton saçakları yaptırmazlardı. “Haydi canım!” demeyin; eloğlu tarumar olmuş Ortaçağ kilisesinin kalıntıları üzerine (Resim 13a, 13b) bir modern bina yapabilirken ("yaptırabilirken")(5) Turgut Cansever’in Bodrum’daki Sualtı Araştırmaları Enstitüsü binasının -Karatepe kale duvarlarının günümüze ulaşabilmiş özgün bölümlerinden daha fazla görünmeyen- yol kenarındaki antik sur duvarı kalıntısından on metre uzaklığını az bulup da, binayı yirmi metre mesafeye ötelettirerek iç kurgusunu zedeleyen (Resim 14) veya “vadideki kırkı iki evi orada yapayalnız” bırakanlar da(6) "yarı tanrı" kurullarımız değiller miydi?

***

Karatepe ile ilgili birşeyler yazmayı daha oradayken kafama koyuyor, başlığını bile belirliyorum. Genel kurgusu Kozan’dayken biçimleniyor, bazı cümleleri, paragrafları şekilleniyor. Yazıya, bana on üç yıl önce benzer bir heyecan ve coşkuyu yaşatan Demir’le gireceğim, Karatepe ile devam edeceğim. İzmir’e dönüşümde, okumaya haftalar önce başlamış ama henüz yarılayamamış olduğum, Tanyeli ve Yücel’in meydana getirdikleri Turgut Cansever kitabından “Karatepe” bölümünü okumak istiyorum. “Sonunda bir indeks var mıydı acaba, yerini kolayca bulsam” diyerek sonunu çeviriyorum. İndeks yok; gözüme kitabın "Bir Bodrum Sabahı" alt başlığını taşıyan son paragrafı takılıyor: “Bir başka Kasım sabahıydı, bir yıl önce…” Turgut Cansever anlatıyor olabilir ama sanki değil gibi. Sayfaları geriye doğru çeviriyorum, başını bulmak için. Yazı, Atilla Yücel’in kaleme aldığı "Ferdiyetin Yüceliği" başlıklı bitiriş bölümü!

Son paragraf beni gerek üslubu, gerek mesajı ile sımsıkı yakalıyor, yazının tamamını okumaya koyuluyorum. Yücel bu bitiriş yazısında Demir’den başka bir yapıya daha özel vurgu yapıyor ve geniş yer ayırıyor.

O da Karatepe!

“Bu kadar mı olur?” diyorum… Bu kadar mı olur?..

 

NOTLAR

1. Duvarların iri taşlardan oluşan en alt kısımları özgün; daha küçük taşlardan düzgün sıralar halinde örülen üstleri ise restore edilen kısımlar.

2. Önce Açık Hava Müzesi yapılan Karatepe 1958'de de Milli Park ilan edilir. Kazı çalışmalarının detaylı bir hikayesi için: www.arkeolojidunyasi.com/karatepe_aslantas.html

3. Tanyeli, Uğur, 2007, Turgut Cansever: Düşünce Adamı ve Mimar, yaz. U. Tanyeli, A. Yücel, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi ve Garanti Galeri Ortak Yayını, İstanbul, s.164.

4. Kadirli'ye kadar olan yirmi iki km.lik yol o yıllarda, atla beş buçuk saatte katedilebiliyordu.

5. Peter Zumthor'un, Köln'de II. Dünya Savaşı bombardımanlarında yıkılan Ortaçağ kilisesi St. Kolumba'nın ayakta kalabilmiş olan duvar parçaları üzerine inşa ettiği müze, onun orijinal silüetini hatırlatma kaygısı taşımadığı gibi, kilisenin cephe geometrisine de hiç itibar etmiyor. Detaylı bir yazı için: 2007, Architectural Review, no:1329, 11/2007, ss.36-43.

6. Bu konu ile ilgili olarak Mimarlık dergisine göndermiş olduğum "Kanunlar, Kurullar, Kararlar ve Demir" başlıklı yazı, başlığı değiştirilerek yayımlanmıştı (Cebeci, N. 1998, “Bodrum’daki Sit Kararı ve ‘Sit’ Kimliği Gösteren Bir Tatil Köyü Projesi”, Mimarlık, no:284, ss.48-49). İzmir 2 No.lu Koruma Kurulu kararı ile 2. derece doğal sit olan Demir'in kurul serüveni Muğla Kurulu'nun 2003 Şubatı'nda almış olduğu, Demir'in Koruma İmar Planı'nı onaylayan kararı ile noktalanmış bulunuyor. Vadide, kırk iki evin "kardeşleri" artık yer alamayacaklar.

Bu icerik 1396 defa görüntülenmiştir.