319
EYLÜL-EKİM 2004
 
MİMARLIK'TAN

UIA 2005 İSTANBUL’A DOĞRU

MİMARLIK DÜNYASINDAN

DOSYA: Mesleğe İlişkin Son Dönemdeki Yasal Düzenlemeler Neler Öngörüyor?

  • PORRO
    Gürhan Tümer

    Prof.Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü, Yayın Komitesi Üyesi



KÜNYE
DOSYA: Mesleğe İlişkin Son Dönemdeki Yasal Düzenlemeler Neler Öngörüyor?

Kamu Yönetiminin Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Yasal Düzenlemeye Toplu Bakış

Cevat Geray

Prof. Dr., Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Fakültesi

Kamu yönetimiyle ilgili temel yasa ile yerel yönetimlere ilişkin yasalar Meclis’ten geçtiyse de bunlardan üçü Cumhurbaşkanı’nca geri çevrilmiş bulunuyor. Önümüzdeki yasama yılı başında bunların yeniden ele alınacağı, büyük bir olasılıkla da, geri çevirme gerekçelerine aldırmadan Meclis’ten geçirileceği beklenmektedir. Bu yazıda, yerel yönetimlerimizin içinde bulundukları durumlarını gözden geçirmek, bunların yeniden yapılandırılmasında göz önünde bulundurulması gereken ilkeleri belirtmek istiyoruz. Ayrıca, yerel yönetimlerin özeksel (merkezi) yönetimle ilişkilerinin düzenlenmesini öngören Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Yasa’ya egemen olan felsefeyi ortaya koymakta yarar görüyoruz.

YEREL YÖNETİMLERİMİZİN YAPISAL SORUNLARI

Yerel yönetimlerimiz, hem demokratikleşme, hem de etkin ve verimli olma açısından yeni bin yılın koşullarına, 20. yüzyıldaki gelişmelere aykırı bir dizgeyi yansıtmaktadır. Yerel yönetimleri güçlendirme ve işlerin yararlanacak halka en yakın düzeydeki birimlerce görülmesi (subsidiarity) eğilimleri şimdilik ülkemize uğramış görünmüyor. Ülkemizde yerel yönetimler özeksel (merkezi) yönetimin tamamlayıcı bir parçası ya da bir uzantısı niteliğindedir. Yerel yönetimlerimiz devletin, özeksel yönetimin aşırı özekselci (merkeziyetçi) yapısı çerçevesinde, özeğin kopkoyu bir yönetsel korumanlık (idari vesayet) denetimi altında bunalmış, özeğe bağımlı kılınmıştır.

Batı ülkelerinin aksine, Türkiye'de yerel yönetimlerin tarihsel gelişimi, ulusal-devletten sonra kurulmuştur. Cumhuriyetin kurulmasından önce, bir yerel yönetim geleneği, yerel demokrasi ekini oluşmuş değildi. Ulus-devlet oluştuktan, daha doğrusu TC kurulduktan sonra yerel yönetimler devlet eliyle kurulmuştur. Ülkemizde yerel yönetim geleneği, yerel demokrasi ekini oluşmadan yerel yönetimlerin kurulması yoluna gidilmiştir. Yalnızca seçimden seçime yerel halkın oy vermesi ya da köy muhtarlığı, belediye yönetimi kurulmasında yerel halkoylaması yapılması dışında, yerel halkın, karar süreçlerine katılımı özendirilmemiş ya da istenmemiş, bu yüzden kenttaşlık, kentlilik bilinç ve duyarlılığı gelişmemiştir. Bunun sonucunda, demokratikleşme, güçlü bir yerel demokrasi için ekinsel ortam oluşmamıştır. Özeksel yönetim, daha doğrusu iktidarlar, ulusal ölçekte siyasal erki elinde tutan politikacılar, "yerel iktidar"ların oluşması için gerekli tüzel ve akçal olanakları sağlamaktan, daha doğrusu, tekellerinde tuttukları siyasal erki, yerel iktidarlar ile paylaşmaktan kaçınmışlardır.

Belediye başkanı, belediye meclis üyesi, genel meclis üyesi olan pek çok politikacı, milletvekili olduktan sonra, yerel yönetimlerdeki konumlarını, karşılaştıkları sorunları, savundukları görüşleri unutmaktadırlar. Yerel yönetimler üzerinde, belediye başkanı ve öbür yerel yöneticiler üzerinde söz sahibi olmak tekelinden kaynaklanan "prestij"lerini korumak, güçlü olduğunu yerel seçmen önünde kanıtlamak yoluna gitmektedir. Belediye başkanları, özeksel yönetimle ilişkilerinde milletvekillerinin aracılık etmesini beklemek, istemek durumundalar.

Özekte siyasal erki elinde tutanlar, özellikle Anayasa'da, altında Türkiye Cumhuriyeti’nin imzası bulunan uluslararası sözleşmelerde, tüzel belgelerde yer alan "Yerel yönetimlere görevleriyle orantılı gelir sağlanır" buyruğunu savsaklamışlardır. Özeksel (merkezi, genel) yönetim ile yerel yönetimler arasında, yerel yönetimlerin kendi aralarında görev ve gelir bölüşümünü amaçlayan bir "akçal denkleştirme" (mali tevzin) yapılması yoluna gidilmemiştir.

Yerel yönetimler akçal açıdan özeksel siyasal iktidara "göbekten" sıkı sıkıya bağımlıdır. Hükümetler değiştikçe, devlet hazinesinden, yerel yönetimlere aktarılacak kaynakların, fonların dağıtımında "partizanlık" yapılmakta, yandaş belediyeler ve yerel halk ödüllendirilirken farklı partiden olanlar ile o partilere oy vermiş olan yerel halklar cezalandırılmaktadır.

Kimi iktidarların partizanca uygulamaya yeni bir boyutlar kazandırmıştır. Ulusal ölçekteki milletvekili pazarına koşut olarak, belediye başkanlarına, partisinden ayrıldığında, bağımsız kaldığında ya da kendi partisine geçtiğinde o yerin nüfusunu da dikkate alan, basamaklı "transfer ücreti tarifesi" uyguladığına ilişkin örnekler bilinmektedir. Siyasal kirlenme böylece yerel yönetimlere de en "çirkin" biçimde yansıtılmıştır.

Devlet aygıtı, nasıl belli kesimlere, belli ailelere, hanedan üyelerine, kaynak aktarma, siyasetçilere haksız gelir sağlama düzeneğine çevrilmişse, aynı durum kent yönetimlerine de yansımıştır. Yerel yönetimler de bir rant paylaşma aracına dönüştürülmüştür. Özellikle, yeşil ve açık alanların, kamuya ayrılan yerlerin konut alanına çevrilmesi, yerleşme (iskân) dışındaki yerlerin sıçramalı olarak imara açılması, yoğunlukların arttırılması biçimindeki imar yolsuzlukları almış yürümüştür. Özeksel yönetimin taşradaki uzantısı olan yöneticileri de (valiler ve kaymakamları da) kıyı ve yayla/orman yağmasına engel olmamakta, kimi kez de buna önderlik etmektedir.

Yönetsel korumanlık (idari vesayet) kavramı kendini yönetemeyen, onun yerine onu yönetmeye değin giden kopkoyu bir denetime dönüştürülmüştür. Oysa, yönetim tüzesinin temel bir kuralı gereği olarak, özeksel yönetim kendi istencini yerel yönetimin istenci yerine koyamaz, koymamalıdır da. 1982 Anayasası ile korumanlık denetimi, bir yandan yerindelik denetimine indirgenmiş, bir yandan da, yerel yönetimlerin kararları, işlemleri, çalışmaları, seçilmiş organları üzerinde onları görevden almaya değin uzayan bir dizi baskı ve engelleme aracı niteliğine dönüşmüştür. Oysa, özeksel yönetimin yerel yönetimler üzerindeki denetim yetkisi yerindelik denetimine değil, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Antlaşması’nın öngördüğü tüzellik (hukukilik) denetimine indirgenmeliydi.

Belediyecilik hareketi de yerel yönetim özerkliği konusunda bilinçli bir yaklaşım geliştirmemiştir. Kendilerini, hükümetin, özeksel yönetimin buyruğunda sayan başkanlar yerel halkın ve kent yönetiminin hakları olan yetkilere, kaynaklara sahip olmak için savaşım vermek yerine, özekteki iktidara avuç açmaktan öteye bir savaşım vermemektedirler.

Emeğin tüketim yoluyla yeniden üretildiği alan olarak kentlerde, toplu tüketilen işgörülerin kamu hizmeti olarak sunulması hem katılımcılık hem de verimlilik gereğidir. Yerel yönetimler, kaynak aktarma ve yeniden bölüşüm yöneltilerinden (siyasalarından) geniş halk kesimlerinin, özellikle kent yoksullarının yararlandırılmasına; genel yaşam düzeyini yükseltmeyi, yerel ekonomiyi geliştirmeyi amaçlayan çalışmaların gerçekleştirilmesine; kooperatif, sendikal hareketlerle, meslek kuruluşlarıyla, demokratik toplum örgütleriyle işbirliği yapılmasına en elverişli konumdaki yönetsel kuruluşlardır.

Uluslararası deneyim yerel yönetimlerden, toplu taşımacılık, halkın eğitimi, tüketicinin korunması, çocuk ve yaşlıların sorunlarına öncelik tanıması, tarihsel, ekinsel ve doğal çevreye duyarlı kent planlamasının uygulanması, demokratikleşmenin gelişmesi, yerel toplumsal ve ekonomik gelişmenin sağlanması için halkın kenttaşlık (kentçilik, kentlilik) bilincinin, duyarlılık ve sorumluluğunun gelişmesine katkılarda bulunması beklenmektedir.

Yerel yönetimler yerel halkın kentini ve kendisini yönetmesine (özyönetimine), sorunlarına sahip çıkmasına, yönetime en geniş ve etkili biçimde katılmasına, yöneticilerini denetlemesine en uygun yönetim birimleridir. Yerel nitelikteki kamusal işlerin yerel halka en yakın yönetim birimince görülmesi anlamındaki yerinden yönetim ilkesinin yaşama geçirilebilmesi gerekmektedir.

Demokratik, verimli, saydam, kaynak üreten yerel yönetim dizgesine geçilmesi için önerilerimizi şöyle özetleyebiliriz:

Yukarıdaki saptamaların ışığında yerel yönetimlerin yeniden yapılandırılması, özeksel yönetimle ilişkilerinin yerinden yönetim ilkesine göre yeniden düzenlenmesi gerekmekteydi. Şöyle ki:

1. Özeksel yönetimle yerel yönetim ilişkileri yerel akçal ve yönetsel özerkliliği sağlayacak, yerel halkın kendini yönetmesine en elverişli yapı ve düzenekleri kuracak, etkin ve verimli çalışmalarına elverişli bir yapıya kavuşturacak biçimde yeniden düzenlenmeliydi.

2. Yerel yönetimler ile özeksel yönetimle, yerel yönetimlerin kendi aralarında görev, yetki ve gelir bölüşümü bilimsel ve nesnel ölçütlere bağlanmalıdır. Özeksel yönetim, yerel nitelikteki hizmetlerden ve yerel gelir kaynaklarından elini çekmeliydi.

3. Başka bir anlatımla, yerel yönetimlerin kararları, işlemleri, organlarının oluşumu, çalışmaları üzerindeki yönetsel korumanlık ve yerindelik denetimi kaldırılmalı, serbestçe karar alma ve bunları uygulama konularında yalnızca tüzellik denetimi ile yetinilmeliydi.

4. Saydam demokratik, katılımcı, bir yerel yönetime sahip olmak, onun yönetimine katılmak, onu denetlemek yerel halkın doğal hakkıdır. Bu bağlamda, kenttaşlar: Yerel yönetim organlarını serbestçe seçme, başarısızlıklarını gördüğü yönetici ve temsilcilerin görevine son verme, düşürme konusunda ve öbür önemi konularda halkoylaması yapılmasını istemeye, yazılı, sözlü soru sormaya, gelirler, giderler ve kararlar ile ilgili bilgi istemeye, yerel meclis toplantılarına katılmaya, yerel yönetim organlarına serbestçe seçilmeye hakkı oyduğu tüzel güvence altına alınmalıydı.

5. Ulusal ölçekteki siyasetçilerin, siyasal erki yerel halkın temsilcileriyle paylaşmalarını sağlamak için yurttaşların, kenttaşların etkin biçimde, bilinç ve duyarlılıkla yerel ve ulusal ölçekte siyasete ağırlıklarını koymaları için onların yerel yönetim ve demokrasi ekiniyle yorulması gerekmekteydi.

6. Bugünkü eğitim dizgesi, bu türden bir yurttaşlık, kenttaşlık bilinç ve duyarlılığını, demokrasi ekinini vermekten uzaktır. Yurttaş ve kenttaş girişimlerinin bu konudaki kitlesel etkileri yadsınamaz. Yurttaş ülkesel, kenttaş yerel düzeyde politikaya ağırlığını koymadıkça bu konuda iyimser olamayız.

7. Özelleştirme modası ve söylemi bağlamında yerel halkın topluca tükettiği mal ve hizmetler bugüne değin yerel yönetimlerce yerine getirilirken bunların kâr amacı güden özel kesime devretmeleri emekçi kesimlerin aleyhine sonuçlar yaratmaktadır. Belediyelerin, ekmek ve benzeri temel gıda maddelerinin ederlerini saptama, özel ulaşım araçlarının bilet ücretlerini belirleme yetkilerinin 1991 yılında çıkarılan bir yasayla esnaf ve sanatkar derneklerine devredilmesi halkın zararına olmuştur.

KÜRESELLEŞME VE YEREL YÖNETİM DÜZELTİMİ

Seçim bildirgesinde ve 16 Kasım’da açıklanan Acil Eylem Planı’nda AKP bir yıl içinde bir yerel yönetim reformu yapacağını kamuoyuna duyurmuştu. Yerel yönetim düzeltimini, AKP belgelerinde yer alan kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması ilkelerinden, AEP’na da yansıyan, özellikle ekonomiyle ilgili tutum ve yaklaşımlarından bağımsız olarak ele almamalıyız.

AKP, genelde IMF ve Dünya Bankası’nın, küreselleşme bağlamında dayattığı devletin (onun bir temel öğesi olan yerel yönetimlerin) toplumsal ve ekonomik yaşamdan çekilerek küçülmesi, kamu girişimlerinin özelleştirilmesi, özel kesimin kararlara katılması ve ortak edilmesi gibi yöneltilere karşı değildir. Aksine, yönetimin yeniden yapılandırılmasını bu doğrultuda yapacağını açıklamaktan kaçınmıyor.

Küreselleşmenin yerelleşme boyutu, gerçekte ulus-üstü anaparanın ulus-devleti dışlayarak yerel işgücü ve yerel yönetimler ile doğrudan ilişkiye geçmesini, böylece ulus-devletin korumacılığının ortadan kalkması sonucunu doğurmaktadır. Emeğin serbest dolaşımının engellenmesi yoluna gidilerek, sendikaların işlevsizleştirilmesine çalışılarak, işgücünün daha da güçsüzleştirilmesi yoluyla, emeğin yabancı sermayenin sömürüsüne yerelde de açılması için ulus-devletin aşılması amaçlanmaktadır. Küreselleşmenin bir gereği imiş gibi gösterilen yerelleşme, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi amacından saptırılmış olmaktadır.

Türkiye’de yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden ve planlı kalkınma dönemine geçilmesinden sonra ülkenin gündemine girmiştir. Kalkınma planlarını gerçekleştirecek bir yönetsel yapıya kavuşmak amacıyla başlatılan yeniden düzenleme çalışmaları Merkezi Hükümet Teşkilat ve Görevlerini Araştırma Projesi (kısa adıyla MEHTAP projesi) sonucunda, bir yandan özeksel yönetimin taşra örgütlerinin, bir yandan da yerel yönetimlerin yeniden yapılandırılmasına ilişkin kimi öneriler geliştirilmişse de bunları yaşama geçirecek bir siyasal istenç belirmediğinden bu öneriler kâğıt üzerinde kalmıştır.

Yerel yönetimleri güçlendirme istem ve çabaları 1960’lı yılların başından bu yana Türkiye kamuoyunun gündemindedir. AB, IMF, Dünya Bankası, GATS yapısal uyum izlenceleri “yerelleşme” ve “özelleştirme”yi dayatmaktadır. Kamunun bugüne değin sunduğu ekonomik ve toplumsal işgörüleri özel kuruluşlara bırakması, ulus-devletlin küçülmesi, korumanlık ve korumacılık işlevlerinden elini çekmesi, ulus-üstü anaparanın serbestçe dolaşımını sınırlayan engellerin kaldırılması, böylece başta işgücü olmak üzere yerel kaynakların daha iyi sömürülebilmesi amaçlanmaktadır. Küreselleştirmecilerin dayattığı “yerelleşme” ile yerel yönetim ve siyaset bilimi kuramlarında yer alan “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi”, “özeksizleştirim” (adem-i merkeziyet), “yerinden yönetim” kavram ve ilkelerinin gerçekleştirilmesini amaçlayan yerel yönetim düzeltimi arasında bağlantı yoktur.

“Yerelleşme” adı altında “yerel yönetim düzeltimi”, “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” kavramları böylece küreselleşmenin, daha doğrusu neo-liberal düzenin amaçlarına yarayan bir araç durumuna indirgenerek çarpıtılmaktadır. Yapısal uyum izlencelerinde, kamunun başlıca görevleri arasında olan, kamu yönetimlerince kamu kaynaklarının kullanılmasıyla sağlanması gereken kentsel altyapı gereksinmelerinin bütçe yetersizlikleri yüzünden ele alınamaması karşısında, bu konuda tek çözüm yolu olarak özelleştirmeye gidilmesi öngörülüyor. Kamusal işgörülerin giderlerinin bunlardan yararlananlarca karşılanması, özellikle, finansmanın İller Bankası gibi kamusal kaynaklardan değil de, özel (özellikle yabancı) anapara kaynaklarından karşılanması istenmektedir.

Kentsel altyapı projelerine kredi desteği veren Dünya Bankası gibi Ulus-üstü anapara kuruluşları, konsorsiyumlar yoluyla, ulus-üstü ortaklıkları kredilendirmeye giderek onların kârlılık oranı yüksek yatırım alanlarına girmesini desteklemektedir. Söz konusu ortaklıklar, yalnızca yapım (inşaat) işlerini üstlenmekle yetinmemekte, işletmeciliği de üstlenmektedir. Bu ulus-üstü ortaklıklar işletmecilikle de yetinmeyerek, öbür işgörü alanlarına da, örneğin çevre-sokak temizliği, park-bahçe işleri, çöp toplama, atıkları yok etme ve değerlendirme, park yerlerinin yönetimi, hapishaneler, sayaç okuma vb. işlere de girmekteler. Kısacası, yerel yönetimlerin görevleri arasındaki tüm işgörüleri yapmak isteyen bu kuruluşların yayılmacı ve sömürücü nitelikleri ağır basıyor.

Yerel yönetimlerin yeniden düzenlenmesinde, Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların isterleri doğrultusunda değil, Türkiye’nin bu alandaki deneyim, birikim ve öz kaynaklarına dayalı bir yaklaşım sergilenmelidir. Oysa, işbaşındaki iktidar, genelde kamu yönetiminin, özelde yerel yönetimlerin yeniden yapılandırılmasında özelleştirmecilerin önerdiği dilimizde yönetme, yürütme anlamındaki İngilizce “governance” sözcüğünün Türkçe’mize, “yönetişim” diye uydurma bir sözcükle çevrilen bir ilkeye göre yapılacağını benimsemiştir. Bu sözcük, gerçekte yönetim bilimlerinde iyi yönetmek için öngörülen ilkelerin çoğunu içermekle birlikte, ilgili edimcilerin (aktörlerin), özellikle özel kesim kuruluşlarının birlikte karar aldığı “çok ortaklı yönetim”i anlatmak için gündeme getirilmiştir. Bu sözcük, gerçekte kamu yönetiminin karar süreçlerine özel kesim firmalarının ortak edilmesini, ağırlığını koymasını öngörmektedir. Böylece küreselleşmenin özelleştirme felsefesi, kamu yönetimine de yansıtılmaktadır.

AKP belgelerinde “yurttaş” sözcüğünden çok “müşteri”den söz edilmektedir. Bu da ulus-üstü ortaklıkların yaymağa çalıştığı “toplam kalite” anlayışının bir yansımasıdır. Bu söylemde, “yurttaş”, “kenttaş” yok “müşteri” vardır.

Kamu yönetiminin yeniden yapılanmasında bu ilkeden hareket eden AKP’nin yurttaşı, kenttaşı bir ticaret firmasının alıcısından farklı görmeyen bir yaklaşım içindedir. Alıcı konumundakiler bir ürünü akçalı güçlerine, kesesine uygun geliyorsa satın alır. Böylece, özel kuruluşun belirlediği ederi öder. Ödemezse o malı, daha doğrusu hizmeti satın alamaz. Oysa kamu yönetiminin, yerel yönetimlerin sunduğu işgörüler, topluca tüketilen mal ve işgörülerdir; kısacası kamusal işgörülerdir. Bundan herkesin yararlanmaya hakkı vardır. Belediyenin sunduğu içme suyundan kent yoksullarının da yararlanmasını sağlayacak bir karşılık belirlenmediğinde, bu kesimler sudan yoksun kalacaklardır. İşte, bu anlayış, kamusal işgörünün karşılığını ödeyemeyecek olan kent yoksullarını yok saymakta, onları işgörüden yoksun bırakmakta, dışlamaktadır. Özel işletmecilikte yeri olabilirse de bunun kamu yönetimi ve yerel yönetim kuramlarında yeri yoktur. Yapılmak istenen kamu düzeltimi, bütün bu yönleriyle demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’da da öngörülen temel yönetim anlayışına aykırı düşmektedir.

Kent belediyeleriyle kırsal alandaki küçük belediyeler arasında işlevsel açıdan bir ayırım yapılmamış olması, gelire göre yapılan isteğe bağlı ve zorunlu görev ayırımının yapay nitelik taşıması yüzünden günümüzde anlamını yitirmiştir. Bu nedenle, "duyulan gereksinime dayalı tasarlama"ya ilişkin toplum kalkınması ilkesine uygun biçimde, yerel topluluğun gereksinimini duyumsadığı işleri ele almak için belediyelere genel yetki ilkesi verilmemesi yüzünden halkın karar süreçlerine katılımı ve işlerin görülmesine katkısı sınırlı kalmaktadır.

Belediye kurulması konusunda nüfus sayısının tek ölçüt olarak alınması, siyasal yeğlemelerle belediye kurulması için siyasal rüşvet niteliğinde keyfiliklere de yol açmaktadır. Bugünkü 2 bin nüfus ölçütü yükseltilmek 5, 10 ya da 20 bine yükseltilmek istenmektedir. Burada önemli olan kurulan belediyelerin ayakta durabilecek güçte olmasını sağlamaktır. Belediyelerin yaklaşık beşte üçü 5, beşte dördü 10 ve onda dokuzundan çoğu 20 bin nüfusun altındadır. Kurulu olan bu belediyelerin tüzel kişiliğine son vermek çözüm olmadığına göre bunların durumu ne olacaktır?

Devletin askerlik, nüfus, tapu, güvenlik gibi belli işlerinden de sorumlu tutulan köy muhtarlıkları, Anayasa’da öngörülen yerel yönetim birimi olarak kendilerine düşen işleri göremez durumda bırakılmış, işlevsizleştirilmiştir. AKP belgelerinde, gelişmenin gereklerine elverişli yapıya sahip olmayan köy yerel yönetimlerinin yerel yönetim düzeltiminde nasıl bir konuma getirileceğinden hiç söz edilmemektedir. Oysa, kırsal alandaki bu yönetim boşluğunun nasıl giderileceği sorusuna bir yanıt vermek zorunludur. Kimi araştırmalarda belediyelerin tüm ülkeyi kapsaması, kimisinde nüfusu 500’ü aşan köylerin belediye konumuna getirilmesi önerilmektedir. Buna karşılık, bir merkez köy çevresindeki köylerin bir belediye çatısı altında toplanması ya da küçük küçük belediyelerin yerel yönetim birlikleri oluşturması yolundaki çözüm önerileri de bir yana itilemez. İlçedeki köy ve belediyelerin oluşturacağı “ilçe yerel yönetimleri” kurulmasına ilişkin öneriler beş yıllık kalkınma planlarına da girmiştir. Bu gereksinimi karşılamak amacıyla pek çok ilçemizde kurulan köye hizmet birlikleri kurulduğunu anımsatmak isterim.

YÖNETİMDE YENİDEN YAPILANMA ANAYASAYA AYKIRI OLAMAZ

İşbaşındaki iktidar, bir yıl içinde yerel yönetim düzeltimi yapma kararını açıklamıştı. Bu yoldaki çalışmalar neredeyse iki yıl geçmesine karşın belediye tümüyle sonuçlanmış değildir. Başta Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması, yerel yönetimlere ilişkin kimi yasalar Cumhurbaşkanı’nca geri çevrilmiştir. Yeni dönemde TBMM’de yeniden ele alınacaktır. Hükümet, önceliği Kamu Yönetimi Temel Yasası’na tanımışsa da kalıcı maddelerinin Meclis’ten geçmesine karşın yürürlüğe ilişkin maddeleri yerel yönetim tasarılarından sonraya bırakılmıştır.

Kamu Yönetimi Temel İlkelerine ve Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Yasa, yerel yönetimler ile ilgili olarak oldukça önemli kurallar öngörülmektedir. Kamu Yönetimi Temel Yasası diye anılan yasaya ilişkin olarak ilk önce, kamu yönetimi düzeltimi yapılırken aşağıdaki temel ilkelere uyulması gerektiğini vurgulamak isterim:

1. Yönetsel düzeltim Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana yerleşmiş olan ve Anayasalarda temel ilkeleri yer alan genel siyasal ve yönetsel yapısından bağımsız olarak ele alınamaz. Bu yapı, tekçi (üniter) devlet yapısıdır. İşbaşındaki iktidar seçimden önce Anayasa’yı değiştirmek için seçmenden oy istememiştir.

2. Anayasa’nın yönetimin bütünlüğü ilkesi (126. M) ana kuraldır.

3. Özeksel yönetimin taşra kuruluşları yetki genişliği ilkesine göre yapılandırılır ve işler.

4. Yerel yönetimler, yerinden yönetim ilkesine göre yapılandırılır.

5. Demokratik, laik, insan haklarına saygılı, sosyal hukuk devleti ilkesi yerel yönetimler için de olmazsa olmaz temel kuraldır.

Yukarıda belirtilen ana ilkeler açısından gözden geçirdiğimizde Kamu Yönetimi Temel Yasası Taslağı’nda, şu özellikler öne çıkmaktadır:

• Kamu yönetimleri, birer özel kesim işletmesi, bir özel ortaklıklar topluluğu, yani holding gibi görülerek ele alınmıştır. Bu nedenle de, küreselleşmenin öngördüğü, daha doğrusu ulus-üstü sermayenin dayattığı yapısal uyum izlencesinin ilkeleri doğrultusunda hazırlanmıştır.

• Özeksel, kentsel düzeylerdeki kamu yönetimini, sanki özel kesim kuruluşuymuş gibi, verimlilik, etkinlik, dolayısıyla kậrlılık amacıyla çalışan, yurttaşa ve kenttaşa “müşteri” gözüyle bakan bir anlayışla yönetme (daha doğrusu “işletme”) amacı ağır basmaktadır.

• Bugüne değin kamunun, kent yönetimlerinin yapmakta olduğu ekonomik, toplumsal işgörüleri özelleştirmek, özel kesime bırakmak, böylece kamunun, kent yönetiminin (kısaca ulus-devletin) küçülmesini sağlamak sakıncası açıktır.

• Küreselleşme bağlamında dayatılan “yerelleşme” eğilimi taslakta ağır basmaktadır. Bu, özeksel yönetimle yerel yönetimler, kent yönetimleri arasında nesnel ölçütlere, bilimsel yöntemlere dayalı olarak yapılacak bir görev, yetki ve kaynak bölüşümünün ötesinde, Anayasanın temelini oluşturan “yönetimin bütünlüğü”, “yetki genişliği” ve “yerinden yönetim” ilkelerine aykırı düşmektedir.

• Üstelik taslakta düzenlenen biçimiyle yerelleşme yaklaşımı, özeksel yönetimle yerel yönetimler arasındaki ilişkilerle ilgili olarak 1921 Anayasası’nda öngörülen “tefrik-i vezaif” (görev ayrımı) ilkesine geri dönüşü anlatmaktadır. Özekle yerel arasındaki görevlerin böylesi bir ayrışımı, devletin tekçi yapısına aykırıdır, tekil değil, birleşik (federal) devlet yapısına uygundur.

• Bakanlıkların taşradaki “mülki idare” dizgesi çerçevesindeki kuruluşlarının kapatılarak kamu görevlerinin yerel yönetimlere (özellikle il özel yönetimlerine) bırakılması federatif bir yapıya gidiş kuşkusunu yaratmaktadır.

• Kaldı ki, yerel yönetimler eğitsel, örgütsel ve personel açılarından bu denli ağır yükü kaldırabilecek hazırlıkta, yetkinlikte, donanımda ve güçte değilken, böylesi bir görev ayırımı sonucunda, kent yönetimlerinin işleri özel kesime bırakması sonucunu doğuracaktır. Oysa, kent halkının tümüyle ilgili işlerin, ortaklaşa tüketilen mal ve işgörülerin kamu yönetimince üretilmesindeki toplum yararı ortadan kalkmış olacaktır.

• Kent yönetiminin personel rejimi de “sözleşmeli”liğe dayandırılmakta, memur güvencesinin ortadan kaldırılması, daha da kötüsü, kadroların “liyakata” değil, siyasal yeğlemelere dayandırılması her türlü keyfiliğe, partizanlığa açık duruma getirilmesi söz konusudur.

• Kamu yönetiminde denetim-teftiş kurulları, düzenekleri kaldırılmakta, siyasal konumdaki bakanların görevlendireceği kişiler aracılığıyla örgüt için denetim işlevini yürütülmesi öngörülmekte, denetim görevi, zaten işi başından aşkın olan Sayıştay’a yüklenmektedir. Bugünkü denetimin isteneni vermeyişi Bakanların teftiş yazanaklarını hasır altı etmelerindendir.

Yasa, yukarıdaki ilkeler açısından aşağıdaki sakıncaları taşımaktadır:

- Yerel yönetimlerimizin aksayan yanlarını, eksikliklerini, yanlışlıklarını, karşı karşıya bulunduğu sorunlarını, yaşadığı darboğazları, daha doğrusu Türkiye’nin gerçeklerini dikkate alarak çözüm yolları aramak gerekirdi. Dış güçlerin ya da odakların dayattığı çözümlere itibar edilmemeliydi.

- Dünyayı ve ülkemizi sarsan küreselleşmenin dayattığı özelleştirme, yerelleştirme süreçlerinin yarattığı olumsuzluklar karşısında teslimiyetçi olmayan. ulusal gerçeklere dayalı çözümler üretilmeliydi.

- IMF, Dünya Bankası, GATT gibi ulus-üstü kuruluşların, AB’nin reçetelerine göre değil, ulusun öz güçlerine ve kaynaklarına dayalı çözümlere gidilmeliydi. Bu çalışmaların mimarı olan bugünkü başbakanlık müsteşarının bugün de sahip çıktığını söylediği görüşlerine bakılırsa endişelerimiz artmaktadır.

ABD, Türkiye’nin yönetsel yapısına, siyasal rejimine ilişkin niyetlerini açıklarken, önce yeşil kuşak, ılımlı İslam gibi deyimlerden söz ederken Dış İşleri Bakanı Powell, baklayı ağzından çıkararak laik, demokratik, toplumsal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne Türkiye İslam Cumhuriyeti adını verdi. Gerçi Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi, bunun “bir dil sürçmesi olduğunu söyleyerek tevile kalkıştıysa da Amerika’nın dünyamıza, ülkemize ve Büyük Ortadoğu Projesi’ne ilişkin niyetlerini bilenler için böyle bir düzeltme Powell’ın kendisinden gelseydi bile yine de yabana atılmayacak bir niyeti açıklamaktadır.

Başbakanlık müsteşarı, 1995’te yayınlanan bir yazısındaki görüşleri, bu görüşlere bugün de sahip çıkması nedeniyle yasası tasarılarına bu kişinin damgasını bastığı anlaşılmaktadır. Siyasal iktidar, konulara müsteşarınkinden farklı yaklaşmamaktadır. Konuya ilişkin görüşlerimi 26 Aralık 2003 günü Cumhuriyet’te yayınlanan “Yönetimde Yeniden Yapılanma ve Anayasa” başlıklı yazımla açıklamıştım. Başbakanlık Müsteşarı, 8 yıl önce yayınlanan bu bildirisiyle tasarılarda, küreselleşmenin, onun uygulama araçlarının arkasına sığınarak laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni bir İslâm devletine dönüştürmenin yolunu açmak niyetini sergilemişti.

Siyasal İslâm hareketinin, devlet yönetimini ve karar merkezini ele geçirerek, toplumda değişikliği sağlamaya yönelik hareket olduğu, bunun karar gücünü elinde bulundurmakla gerçekleştirilebileceğini söz konusu yazıda belirtmektedir. 3 Kasım seçimleriyle siyasal İslam’ın Meclis çoğunluğunu ele geçirmiş olmasının bu açıdan kaçırılmayacak bir fırsat olduğu anlaşılıyor. Aynı yazıda, sosyal refah devletinin küçülmesi, özelleştirme, yerelleşme, katılmacı yönetim(yönetişim)e geçilmesi, uluslararası ekonomik rekabetin önündeki engellerin kaldırılması, neo-liberalizm gibi küreselleşmenin öngördüğü temel yaklaşımların, İslam’ın siyasal erki ele geçirmesine devlet yönetimini ve toplumun İslâmlaştırılmasına elverişli bir ortam yarattığını belirtilmektedir. “Cumhuriyet kavramının aslında artık bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz mümkündür” denilmektedir.

Küreselleşmenin ulus devletlerin gücünü zayıflattığı, devletin yönetim anlayışını ve uygulamalarını değişmeye zorlamakta olduğu belirtildikten sonra yazıda, bunun demokratik, laik, toplumsal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir İslam devletine dönüşmesi için elverişli bir kırılma noktası gibi değerlendirmek isteyenlerle aynı çizgide birleşilmektedir. Küreselleşmenin dayattığı evrensel ekin ve yaşam biçiminin yerel ekinin ortaya çıkmasına yol açtığını açıklandıktan sonra, ülkemizde bu yerel ekinin İslam olduğu açıkça söylenmekte, küreselleşme ne denli artarsa, İslamlaşmanın da ayni ölçüde artacağı görüşü savunulmaktadır.

Ulusçuluk ilkesinin ülkemizde de zayıfladığı, anlamını da yitirdiği görüşünün savunulduğu yazıda, Türkiye Cumhuriyeti’nin öngördüğü ulusal devlet ya da “ulusçuluk” ilkesine dayalı devlet anlayışı yerine, uluslararası işbirliği yapan ve işbirliği yaptığı ülkelerle belki de siyasal olarak bütünleşen bir devlet anlayışından söz edilmektedir. Türkiye’de Cumhuriyet ilkesinin yerini “Katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve laiklik ilkesinin yerinin İslam’la bütünleşmesinin gerektiği” savunuluyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu ulusçuluk, laiklik ve cumhuriyetçilik gibi temel ilkelerin yerini daha çok katılımcı, daha “adem-i merkeziyetçi”, ”daha Müslüman” bir yapıya devretmesi zorunlu olduğu vurgulanmaktadır. İktidara gelmenin yolun sonu olmadığını belirtildikten sonra, iktidara gelince, tüm dünya Müslüman olsa da, düşmanlara karşı üstünlük sağlasa da, Müslümanların kavgasını münkire, harama ve kötüye karşı süreceğini vurgulamaktadır. Bu, herkesi İslamlaştırma anlamına gelmez mi? Bu demokrasiyi kötüye kullanmak değil midir?

Sorun, Dinçer’in kişiliğiyle ilgili olmaktan çıkmış, iktidarın tutumu durumuna girmiştir. İslami hareketler, ister ekinsel, isterse siyasal olsun, İslam’ın siyasal erki ele geçirmesi, kamu yönetimine egemen olması ereğine yönelmelidir. Küreselleşmenin dayattığı yerelleşme, özelleştirme yaklaşımları ile yönetim modeli yerel ekinin gelişmesine yol açmaktadır. Ülkemizde yerel ekin olan “İslam”ın giderek güçlenmesi için, küreselleşmenin siyasal İslam’ın “ekmeğine tereyağı süreceği için” tasarılar küreselleşmenin isterlerini yansıtmaktadır.

Laik Cumhuriyeti İslam devletine dönüştürmek amacını gerçekleştirmek için iktidarın, küreselleşmeyi, özelleştirmeyi, yerelleştirmeyi, neo-liberal yönetim modelini araç olarak kullanmak istemektedir. Kamu Yönetimi Yasası ile Anayasa’ya aykırı olarak, küreselleşmenin gereğini yerine getirmek bahanesiyle, özeksel yönetimin belli başlı kamu işgörülerinin, taşradaki örgütlerinin yerele, birleşik (federal) devlet yapılanmasına yol açacak biçimde, özellikle il özel yönetimlerine aktarılması, gerçekte yönetim yapısının İslamlaştırılmasını amaçlanmaktadır.

Kamu işlerinin yerele, buradan da özele, (dolaylı olarak cemaat ya da tarikat örgütlerine) bırakılması, İslam’ın yereldeki egemenliğine yarayacaktır. Üst ve orta düzey yöneticilerin bu görüşlerle donatılmış (başbakanın beden dilinden anlayan) kişilerden atanması yoluyla girişilen yoğun kadrolaşma eğilimi, imam-hatiplilerin önünün açılması, YÖK’ün, TÜBİTAK’ın siyasal erkin buyruğuna sokulması, dokunulmazlıkların sınırlandırılması vaatlerinin ötelenmesi ve daha pek çok girişim İslam devletine dönüştürme ereğine gidişi yansıtan göstergelerdir.

Tüm kalıcı maddelerinin Meclis Genel Kurulu’nda benimsenmesine karşın, yürürlükle ilgili maddelerinin askıya alınmasından, büyük bir olasılıkla, yerel seçimler bahane ederek Anayasa ile aykırılıklarını gidermek üzere, Anayasa değişikliği sonrasına bırakıldığı anlaşılıyor. Seçmenlerin 4’te 3’ünün oy kullandığı bir seçimde, geçerli oyların 3’te 1’iyle Meclis’te 3’te 2 çoğunluğu elde eden bir siyasal iktidarın Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerini değiştirmeye kalkıştığında iktidarın “meşruluğu” tartışılmaya açılacaktır. Meclis içindeki dışındaki muhalefet partilerine düşen önemli bir görev de konuyu gündeme getirmektir. 3 Kasım seçimlerinde iktidar partisi, Anayasa’yı rafa kaldırma, değiştirme yetkisini almış değildir.

Belediye, Büyükşehir Belediyeleri ve İl Özel İdarelerini bu açıdan değerlendirmek gerekir. Bu da ayrı bir yazı konusudur.

Bu icerik 1040 defa görüntülenmiştir.