MİMARLIK
396
TEMMUZ-AĞUSTOS 2017
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK ELEŞTİRİSİ

Aftermath-Yıkım ve Yeniden Kur(ul)um: Sümerbank Kayseri’den AGÜ Eğitim ve Rektörlük Binasına

Funda Uz, Doç. Dr., İTÜ Mimarlık Bölümü

Abdullah Gül Üniversitesi Sümer Kampüsü, 2016 Ulusal Mimarlık Ödülleri’nde “Yapı Dalı Ödülü”ne değer görüldü. “Bir sanayi yerleşkesinin üniversite kampüsüne dönüştürülmesindeki incelikli yaklaşımı” yanı sıra, “yerleşkenin sadece üniversitelilere değil tüm kentlilere açık tutularak dünden bugüne kültürel ve sosyal anlamda bir köprü kurması” Seçici Kurulun taltif ettiği değerlerdi. İşlevini yitirmiş endüstri tesislerinin yeniden programlanması, yıkımın ardından fiziksel izlerin canlandırılması ve yeniden hayat bulmasında ortaya çıkabilecek potansiyel hali “aftermath” kavramıyla açıklayan yazar, yapıların biçim dilini sorguluyor.

Üretim faaliyeti durdurulmuş ve üniversiteye devredilmiş Sümerbank Fabrikası’nı görmek, Kayseri’ye ilk gidişimin en unutulmaz anısıydı. Ali Cengizkan’ın kitabına atıfla, çocukluğunda, fabrikada barınmış herkes gibi, hafızanın ortak kodlarına bir yolculuktu öncelikle, ama şüphesiz, Kayseri Sümerbank Fabrikası’nın farklılıklarının ayırdına vararak.(1)

II. Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu takiben devlet özel girişimi teşvik etmiş olsa da, buna verilen yanıt sınırlı ve zayıf kalır. 1929 dünya ekonomik krizinden sonra Türkiye, planlı bir ekonomiye geçer ve ülkenin her yanında, çoğunlukla da orta büyüklükteki Anadolu kentlerinde devlet güdümlü sanayileşme programları başlatılır. Bu inisiyatiflerin bir parçası olarak, 1933 yılında Sümerbank kurulur.(2) Ardından şeker, kağıt, tekstil, çimento, demir ve çelik gibi temel mallarda yeni sanayiler kurmak amacıyla Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planı (1934-1938) yürürlüğe konur. Bu sanayi tesislerinin tasarımı, özellikle geniş bir alana yayılan yapıların inşasında güçlendirilmiş betonun kullanılması nedeniyle modern mimarinin bütün temel özelliklerini yansıtmaktadır.(3)

Kayseri Sümerbank Bez Fabrikası(4), Sovyetler Birliği’nden alınan krediyle, Sovyet uzmanların incelemeleri doğrultusunda, Turkstroj tarafından kurulmuştur. 1934’de temelleri atılan fabrika ve binaların tasarımı Moskova’da yapılmıştır. İnşası, Türk-Sovyet işbirliği ile 16 ayda tamamlanarak 1935’de Başbakan İnönü tarafından hizmete açılmıştır. Mimarı Ivan Nikolaev, müteahhidi ise Abdurrahman Naci Bey’dir. Betonarme ve yığma karma teknikle üretilmiştir.

Kuruluş yıllarında 2.100 işçi ve 155 memurun çalıştığı fabrikanın, memur ve işçi lojmanları, revir, kreş, işçi ve memur lokali, market ve fırın gibi temel ihtiyaçları karşılayacak birimler ile sosyal amaçlı, sinema, futbol sahası, tenis kortu gibi spor birimleri, etrafında müzikli eğlenceler düzenlenen yarı-olimpik bir yüzme havuzu bulunmaktaydı. İşletme binası, yaklaşık 35.000 metrekarelik kapalı alanı ile 1960’ların sonuna kadar Balkanların en büyük fabrika yapısı olarak bilinmektedir. Yerleşke içindeki yapılar sadece boyutları değil mimari nitelikleri açısından da dikkat çekicidir; örneğin yerleşke içinde yer alan Elektrik Santrali Rus konstrüktivizminin kayda değer örnekleri arasındadır.(5)

Othmar Pferschy’nin La Turquie Kemaliste’te de yayımlanan fotoğrafı, Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası’nı, ekonomik ve sosyal işlevli bir fabrika yerleşkesi olmasının ötesinde, modernist biçim grameri ile kurulmuş, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ve modernleşme ülküsünün kentsel ölçekte bir girişimi olarak gözler önüne sermektedir. (Resim 2,3)

1935’den 1990’lı yılların ortalarına kadar aktif üretimde olan fabrika için 1999 yılında üretim faaliyetlerinin durdurulması kararı alındı. Dönemin Dışişleri Bakanı ve Kayseri Milletvekili İsmail Cem’in girişimleri sonucu, kent kültüründeki öneminden dolayı, 1999 yılında (özelleştirilmek yerine) kamulaştırılarak Erciyes Üniversitesi’ne devredildi. Ancak, kapanan işletmeye ait borçlardan dolayı, açık spor alanlarının bulunduğu kısım bu devir sürecinin dışında bırakıldı. Korunmaya değer mimarlık mirası kabul edilmesi konusundaki tescil süreci devam ederken, fabrikanın bazı binaları ve açık alanlar, Büyükşehir Belediyesi, Kayseri İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Kayseri Emniyet Müdürlüğü gibi kamu kurum ve kuruluşlarına paylaştırıldı. Bölgesel onarım altında, özgün halinde olmayan yenilemeler, çeşitli güvenlik gerekçeleriyle yıkımlar ve Kayseri kentini sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda yeniden vareden bu modern mimarlık mirasını hiçe sayarak sadece konumlandığı araziyi kentin içinde kalmış önemli bir rant alanına dönüştüren protokol kararları oluşturuldu.

Sümerbank Kayseri özelinde tartışılan belgeleme ve koruma girişimleri ve tescil sürecinden sonra açılan tescil iptali ve temyiz davaları, mimari mirasa ve kentleşme kültürü açısından yerleşkenin önemi ve kentsel rant değeri arasındaki gerilimi yansıtır. 2011 yılında fabrika yerleşkesi Abdullah Gül Üniversitesi’ne devredildi.

Sümerbank Kayseri Fabrikası Yerleşkesi’nin AGÜ Sümer Kampüsü’ne(6) dönüşmesini en iyi özetleyen kavramın, İngilizcedeki “aftermath” gibi çift anlamlı bir sözcük olduğu söylenebilir. Aftermath hem savaş, afet gibi olayların korkunç sonucu, hem ilk hasadın ardından bitkinin yeniden yeşermesi, ürün almak demektir. Yıkımın ardından ortamın canlandırılması yeniden hayat bulmasında ortaya çıkabilecek bir potansiyel halidir. Yıkıcı olayların ardından yaşamların ve kurulumların, organizasyonların yeniden inşası, yeniden üretimi, yenilenmesi konusundaki izleği oluşturmayı ummaktadır.

Sümerbank Kayseri Fabrikası, sadece ekonomik olarak değil, sosyal olarak da kenti dönüştürmüş, kentliye yeni bir yaşam ideali sunmuş, gerçek bir modernite projesi idi. Zamanla çağdışı kalan, modernizasyonu yapılmayan, üretim mekanizmaları yenilenmeyen

ve böylelikle zarar eden fabrikanın (ve elbette Sümerbank’ın) kapatılmasına ilişkin ekonomi-politiği değerlendirmeyi uzmanlarına bırakırsak, fabrikanın bir üniversiteyle, gençlikle ve eğitimle can suyu bulmasını en iyi tanımlayan kavram “aftermath”.(7)

Fabrikadan geriye kalanların, 2000’li yılların başında, gören herkeste benzer etkiler bıraktığına eminim. Bu satırlara eşlik eden fotoğraflar, “terrain vague” ile “şimdi buradaydı” hissiyatı arasında salınım yapıyor.(8) İşlevini yitirmiş endüstriyel alanların yeniden kullanımı üzerine geliştirilen tüm hayallerin bu aralıkta kurulduğunu söylemek mümkün. (Resim 4)

ARA

“Yeniden işlevlendirme” kavramı, koruma yaklaşımlarının ekonomik düşünüşlerle birleşiminden ortaya çıkar. Yeniden işlevlendirmeyi temel iki kavram yönlendirir: “Yeniden programlama” ve "yeniden mimari”. İlki, varolan mekânların yeni kullanımları / içindeki etkinlikleri / olayları içermesi için yeniden düzenlenmesine işaret ederken, diğeri mimari dilin potansiyeli kullanılarak yeni programların uygulanmasını tanımlar.(9)

Fabrika yerleşkeleri o günün koşulları içinde ve hatta gelecek projeksiyonuyla doğru-işlevsel-yeterli tasarlanmış olsalar da, zaman içinde teknolojik gelişmelerle, yeni sistemler, kapasite artırımları, yerleşke planlarına yeni yapıların eklenmesini zorunlu kılar. Fabrika yerleşkelerinin mekânsal organizasyonu ile üretim organizasyonu arasındaki senkronizasyon kaybolur. Bu nedenle, endüstri yapılarının ve yerleşkelerinin yeniden işlevlendirme sürecinin başlangıç noktasını, yeni mimari tavrı taşıyacak, farklı zamansal-mekânsal kurulum ve katılım aşamalarını öngören, varolana eklemlenecek yeni yapıları öneren bir üstplan / masterplan tasarımı oluşturur.

Alışıldık (konvansiyonel) programlarla ya da dönüşüm projeleriyle yapılan yeniden işlevlendirmeler, genellikle üretim mekânlarının ayrıksı doğasının gereğinden fazla evcilleştirilmesine yol açar. Çünkü̈ üretim mekânları, insana uygun / uyumlu olarak tasarlanan bir mekândan çok, üretim sürecine ve üretimi gerçekleştirecek olan makineleri içermek üzere tasarlanmışlardır. Bu mekânları mekanik süreçler yerine, insan aktivitelerini barındırmak üzere dönüştürmek bir çeşit “yerinden etme” sürecidir.(10)

Üst plan kararları, yeniden işlevlendirmenin konvansiyonel programlardan farklılaşması gerekliliği ve korunarak / eklemlenerek önerilen mimari tavrın kimliği, tasarımın kritik eşikleri olarak tanımlanabilir. Sümerbank Kayseri Fabrikası Yerleşkesi’nden, AGÜ Sümer Kampüsü’ne dönüşümde, bu eşiklerden hangilerinin karşılanmış olduğunun tartışılması, bu metnin yazılma gerekçesini oluşturuyor.

Sanayi tesisinin devir işlemleri sonrasında AGÜ yönetimi, öğretimin hızla başlayacağı, üniversiteyi temsil edecek bir eğitim ve yönetim yapısını öncelikli olarak görür. Tüm fabrika yerleşkesi içinde, yerleşke sınırına yakın, ilk yapıldığı dönemde olmayan Küçük Ambar’ın, AGÜ Eğitim ve Rektörlük Binası’na dönüşüm süreci böyle başlar. Yönetimin, kampüsü dışarıdaki yapılı çevreden yalıtmak üzere inşa edilecek bir duvar isteğini, mimar, dışarıdan gelenleri süzen, içerden çıkanlar için geçirgen bir filtre, geçişli kamusal bir sınırla kurar. Yazının devamında “Yapı” olarak anılacak olan AGÜ Eğitim ve Rektörlük Binası bu sınır / duvar ile eşzamanlı biçimlenir.

YAPI

Yapı projelendirme ve inşa süreci sonrasında pek çok ödül alır. Kampüsün simge yapısı olarak, üniversiteyi tanıtan kitapçıklarda, kampüs ve Kayseri’nin “görüntüyle anlatılması istenen her yerde vardır”. Yapı “gören bir nesnedir, görülen bir bakıştır”: Hem kampüse bakan bir gözdür, içinde öğrencileri barındıran yüzlerce göz, hem kampüste yeniden yaşam bulan, gözlenendir.

Biraz ötede, müzeye dönüştürülmüş elektrik santralinin terasından yerleşkeye bakarız. (Resim 5) Pferschy de buradan çekmiş olmalı fotoğrafı… “Nedir aslında bu panorama? Deşifre edilmeye çalışılan bir görüntüdür; içinde bilinen yerlerin tanınmaya, işaret noktalarının saptanmaya çalışıldığı bir görüntüdür.” Yapı, ağaçların arkasında kaldı. Zihnimizdeki o fotoğraf ile algımız çatışıyor, yeniden kurmaya zorlanıyoruz bu bakışla. İnsan ölçeğinden ve göz hizasından kopuyoruz. Bu haliyle yabancı bir deneyim ama tanıdık bir imgenin konforuna yaslanarak. Yapı ile göz gözeyiz… “Uzaktan, yükseklik mutluluğu içinde algılanmış olan […], ilk anda hiçbir engel bozmaz; ama öte yandan bu sürekliliğin kendisi bile zihni belli bir çatışmaya çeker, deşifre edilmek ister, onda yeniden göstergeler bulmamız, onda yeniden tarihten ve mitten gelmiş bir yakınlık bulmamız gerekir; işte bu yüzden bir panorama asla bir sanat yapıtı gibi tüketilemez. Çünkü bir tablonun estetik bakımdan ilginçliği, onda bilgiden doğan özel noktaları tanımaya çalıştığımız anda sona erer.”

Şimdi yapıya girelim. “Her nesne bir dış olduğu kadar da içtir. İçeriyi dolaşma, dışarı tarafından sorulan soruya yanıt vermek demektir”: Açan-gösteren, örten-gizleyen, değişken... Ağır ve güçlü gövdesinde ışıkla hareket eden.

Yapı bizi bütüncül prizmatik kitlesindeki boşluklardan çağırır. Diyalogsuz bıraktığı arkadlı yürüme aksından / promenattan iz sürdüğümüzde ulaştığımız ve (ya) bir filtre ile yerleşke kapısından içine çekip bıraktığı boşlukta, birbirine bakan iki yüzey arasında seçim yapmamızı bekler. Birbirine eşdeğer, hiyerarşi dışı bir karşılaşma anıdır bu, ilk kez gelenler için yönsüz ve tarifsizdir. Yapıyı bilenler ve her gün kullananlar için teklifsiz. (Resim 6)

Yapının giriş kotunda dış mekâna şeffaf olamayan bir “açıklık” bizi sarar. Yapı “içine kapanamaz, nedeni de uzunlamasına biçimiyle ve açık farklı kurgularla dönüştürmeye açık tanımlanır olmasıdır”. Işıkla yarıklarından yükseldiğimiz üst kotta karşılaştığımız formel kapalılık uzun koridorlarla katmerlenir, ofis mekânları dışa bakar. (Resim 7,8) Üst kat öylesine dışa açık bir iç tarifidir ki, güneşten korunmak için hareketli paneller gerekir. (Resim 9)

Yapı eğitim işlevinin gerektirdiği sınıf, stüdyo, laboratuvar ve benzeri hacimler ile bunların işlerliğini sağlayacak ofislere cevap verecek şekilde kurgulanmıştır. Eğitim içindeki formatlanmış, kanıksanmış demode modeller yerine kendi modelini mekânsallık üzerinden kuran bir yapıya dönüşmesi hayal edilmiştir. Açık alanlar, mekânların birbirine akışı ya da yönetim katının kapalılığı bu yeni modelin izlerini yansıtır. (Resim 10-12)

Yapının tektoniğini besleyen, fabrika imgesinin “bütün ayrıntıların, madeni levhaların, ince betonarme kirişlerin, cıvataların”, havalandırma borularının, ışık çubuklarının, “çapraz, birbirine dolaşmış, birbirinden ayrılan çok sayıda” parçadan oluşmuş üç boyutlu bir kolajın, bir asamblajın içinde gözümüz hareket eder. Merdivenden çıkarken kafamız çarpmasın hissiyle eğilmemiz gerekir. (Resim 13)

Yapı, tektoniğinin kurulumunda, materyalize oluşunda geçmişin repertuarına yaslanmaz. Modernin renk, biçim, malzeme, bant pencerelerine, ezberlenmiş, kanıksanmış, tekrar eden kodlarına itibar etmez. Oysa yerel modernliğin hep tartışılagelmiş, değişerek kabul görmüş olduğu bu topraklarda modern olmanın birincil koşulu budur. Yapı, bembeyaz pürist bir biçim ve malzeme dilini tercih eden bir anlatıyla da kurulabilirdi aslında, yadırgamazdı kimse.

Yapı “pek çok anlamı taşır. Değişken ve üretken anlamları…” Kampüste, kendinden başka bir iradeyle, kampüse eklemlenenlerle yeni anlamlara bürünür. Boşlukları, geçirgenlikleri, kurgulananın bilinç-dışılığında anlamını yitirir. Yanında olanın büsbütün çığırtkanlığında sağır-dilsizliği ile yeni bir değere bürünür. “Yarının kullanıcıları için” yapının “ne olacağını kim söyleyebilir? Bakış, nesne, simge”: Onun her zaman onu tasarlayandan bağımsızlaşarak varolmasına “olanak veren sonsuz işlevler dolaşımı budur”.

-Yapı çok uzun, sert, prizmatik bir kitle…

-Yapı, malzeme ve renk seçimleri nedeniyle oldukça karanlık…

-Yapı, eklemlendiği küçük ambar binasının birkaç katı büyüklüğünde…

-Yapı, ambar binasının yalnızca bir duvarını koruyor, çatısı, penceresi yok olmuş…

Yapıyla ilgili eleştirilerin (uzunluğu, büyüklüğü, karanlık olması) hemen hepsi, “kullanım”, program, sağlamlık, potansiyel ile ilgili cevaplarla “usçulaştırılır”. Ama asıl cevap bunlardan hiçbiri değildir. Yapının aurası, fabrika kavramı içselleştirilerek kurulmuştur. “Kullanım, anlamı barındırmaktan başka bir şey yapmaz.” Endüstri arkeolojisi, üretim alanlarının mimari ve kentsel karakterinin yıllar içinde nasıl değiştiğinin tanıklığıdır / kazısıdır. Dönüşüme, kendinden sonra gelecek olana yer açan bir geri çekilmedir, nasıl doldurulacağı kararı, mimari kimliği oluşturur. Yapıyı ‘modern mimarinin’ ürünü olarak okumakla, ‘endüstri mirasının’ örneği olarak okumak arasındaki bilinçli bir seçimden pekala sözedilebilir. Biçim ve malzeme tercihleri yapıyı endüstri mirası olarak okumamız gerektiğini vurgular.

Yapı “aracılığıyla” mimar, “özgürlüğü olan şu büyük düşsellik işlevini kullanmıştır”, kendi güncel / çağdaş dilini, endüstriyel bir yapının reflekslerini, genetik kodlarını taşıyarak kurmaktadır.

MÜELLİFİ KİM ÖLDÜRDÜ?(11)

Sümerbank Kayseri Fabrikası’nın AGÜ Sümer Kampüsü’ne dönüşümünde, bazen ardışık, bazen eşzamanlı olarak, pek çok aktörün farklı etkenliklerinin olduğu söylenmeli.(12) Kentin tarihsel, sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda önemli bileşenin dönüşümünde, yerel yönetimler, üniversite ve kamunun temsil edildiği bir yapılanmanın kurulmasını romantik bir ideadan gerçekçi bir başarıya dönüştürebilmek kolay değil. Çok katmanlı ve çok aktörlü sistemlerin, polifonik olabilmesi için, kendi aralarındaki çoklu katılım pratiğinin şeffaf, uyumlu ve demokratik olması gerekir.

Sümerbank Kayseri Fabrika Yerleşkesi’nin, AGÜ Sümer Kampüsü’ne dönüşümünde, Eğitim ve Rektörlük Binası, kampüsteki herhangi bir yapı olarak görmeyi imkânsızlaştıran, özel bir önem taşıyor. Çünkü bir üst yapı kurulumunu dikte etmeden tarif ediyor, yeni bir kurumu, mekânsal olarak da kuruyor. Yeni kullanıcılarına, yeni işlevinin içinde, kendi kimliğini güçlü bir şekilde ortaya koyarak, endüstriyel bir mirasın karakterini sürdürmeyi başarıyor.

Diğer yandan, endüstri mirasının korunması ve aynı zamanda bu yapıların tarihini ve yeniden kullanım olanaklarını araştırmak, sanayi yapılarının yeniden ve belki yapıldığı dönemden çok daha fazla kentsel mekanizmalar ve gündelik hayatımız üzerindeki etkisini anlayabilmek ile mümkün. Bu üretiminin zengin, çağrışımlı, karşılaşmalara imkân veren çoğulcul mekânlarını kurgulayabilmek için üst plan kararları, bir arayüz olarak düşünülmeli. Fabrika yerleşkelerinin zamanla kurulmuş, çok parçalı yapısını bir üniversite kampüsüne adapte etmekteki potansiyel ve güçlük biraradadır. Çünkü üniversitede hayat, ara mekânlarda geçer, üniversitelilerin yaşam alanı, yapıların arasındaki açıklıklar, promenatlar, bağlantılardır. Sümerbank Kayseri Fabrikası Yerleşkesi’nin AGÜ Sümer Kampüsü’ne dönüşümünde, masterplan kararlarının eksik uygulanışı ve tasarımdaki süreksizlikler, her yeni bina ile kendini varetmeye çalışan yeni mimari dillerin yakınlığı / akrabalığı ve tutarlı geçişliliği için en büyük engel gibi görünüyor.

KÜNYE

Proje Adı         : Abdullah Gül Üniversitesi Sümer Kampüsü

Proje Yeri        : Kocasinan-Kayseri

Proje Müellifi   : Emre Arolat ile İsmail Ruhlukürkçü ve Güntülü Gündoğ (Eğitim Yapısı Uygulama Projeleri Ortak Müellifleri)

Proje Grubu    : EAA, Ofis MPU (Eğitim Yapısı Uygulama Projeleri)

Danışman       : Gülsün Tanyeli (Restorasyon)

İşveren            : AGÜ Yapı İşleri Daire Başkanlığı

Yapımcı          : Mefa İnşaat

Statik              : Göktem Mühendislik

Mekanik          : Desibel Mühendislik

Elektrik           : Sıla Mühendislik

İç Mekân Tasarımı: EAA

Peyzaj Tasarımı: DS Mimarlık

Fotoğraflar      : Cemal Emden

Proje Tarihi     : 2012

Yapım Tarihi   : 2014

Toplam İnşaat Alanı: 15.630 m2

NOTLAR

1. Bu gezi, dedesi ve babası burada çalışmış olan Burak Asiliskender’in heyecanlı rehberliğinde Mayıs 2009’da gerçekleşmişti. Bu paragrafta andığım kitap: Cengizkan, Ali (der.) 2009, Fabrika’da Barınmak: Erken Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de İşçi Konutları: Yaşam, Mekân ve Kent, Arkadaş Yayınevi, Ankara.

2. Sovyetler Birliği ile oluşturulan iyi ilişkiler Türkiye'nin endüstrileşmesinde (ekonomik bağımsızlık savaşında) önemli kredi desteği ve teknik altyapıyı sağlamıştır. Temelde 5 sektörden oluşan kalkınma planı, tekstil, madencilik, selüloz, seramik ve kimya endüstrilerini kapsamakta ve toplam on sekiz fabrikayı içermektedir. Bu planın yürütülmesinde ana sorumlu kurum, Endüstri Kredi Bankası ve Devlet Endüstrileşme Ofisi’nin yerini alan ve 1933 yılında kurulan olan Sümerbank olmuştur. (1973, Cumhuriyetin 50. Yılında Sümerbank 1933-1973, ss.3-7.)

3. Valeri, Moira, 2017, Türkiye Tasarım Kronolojisi, Sanayi Yapıları, 3. İstanbul Tasarım Bienali, “Biz İnsan Mıyız?, Türümüzün Tasarımı, 2 Saniye, 2 Gün, 2 Yıl, 200 Yıl, 200.000 Yıl”. Bienal kapsamında oluşturulmuş katalog ve e-yayın http://bizinsanmiyiz.iksv.org/turkiye-tasarim-kronolojisi-deneme/ [Erişim:15.06.2017]

4. Kayseri ve Nazillli Fabrikaları bu 18 fabrikadan ikisini oluşturmuştur. Ancak bunların Sovyetler tarafından finanse edilmiş olmaları yanında, tasarımlarının ve yapımının Sovyetler tarafından üstlenilmiş olması bu iki fabrika ve yerleşkelerini Cumhuriyet dönemi endüstri yapıları arasında farklı kılmaktadır. (Peri, Burak, 2006, “Kayseri ve Nazilli Sümerbank Fabrikaları”, Dosya, tema: Endüstri Mirası, sayı:3, s.24.)

5. Asiliskender, Burak, 2002, Cumhuriyetin ilk yıllarında Mimaride Modern Kimlik arayışı: Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası Örneği, İTÜ FBE, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul; Asiliskender, Burak, 2009, “Anadolu’da ‘Modern” bir Yaşam Kurmak: Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası ve Lojmanları”, Fabrikada Barınmak: Erken Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de işçi Konutları: Yaşam, Mekan, Kent, (der.) Ali Cengizkan, Arkadaş Yayınevi, Ankara, ss.110-129.

6. Kullanım diline yansıyan haliyle, fabrika için “yerleşke” ve üniversite için “kampüs”ü bilinçli olarak vurguluyorum.

7. Sümerbank Bursa Merinos Fabrikası’nın kamulaştırılma sürecinde, kentsel bir park, müze ve kongre merkezine dönüştürülmesinde olumlu yanlar olmakla birlikte, kamu-üniversite işbirliği ile genç ve dinamik, değişimlere açık bir yapılanma olanağının kaybedildiğini düşünüyorum.

8.Terrain vague”, (farklı çevirileri, anlamlandırmaları ve çoğaltmaları ile “artık”, “kararsız” ya da “müphem” alan) kavramı, endüstri arkeolojisi / mirası konusunda ufuk açıcı bir kavramdır. “Terrain vague” kavramının ilk ortaya çıkışı sürrealist fotoğrafçı Man Ray tarafından 1929 yılında çekilmiş bir fotoğrafa bu ismin verilmesi ile gerçekleşmiştir. Morales'e göre terkedilmiş ya da işlevsizleşmiş bu alanlar ekonomik açıdan kentin artık varol(a)madığı yerlerdir. Endüstri sonrası dönemin kentsel modeli içinde yalnızlaşan ve çoğunlukla üretim bölgeleri olan bu alanların mevcut sisteme eklemlenmesini eleştiren Morales, mimarların bu tür alanları ehlileştirmeye çalışırken yapıcı olmaktan çok yıkıcı olduklarını öne sürer. Kavram için detaylı okuma, Solà-Morales, Ignasi, 1995, “Terrain Vague”, Anyplace, (ed.) Cynthia Davidson, The MIT Press, Massachusettts, ss.118-123.

9. Cengizkan, N. Müge, 2006, “Endüstri Yapılarında Yeniden İşlevlendirme: ‘İş’i Biten Endüstri Yapıları Ne ‘İş’e Yarar?”, Dosya, tema: Endüstri Mirası, sayı:3, s.9.

10. Cengizkan, 2006, s.10.

11. AGÜ Eğitim ve Rektörlük binası eleştirisini kurma izleğim, dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır: Roland Barthes, “Yazarın Ölümü” (La Mort de l’Auteur) başlıklı makalesinde,  yazarı / müellifi anlamı kuran tek kişi olmaktan çıkarmaya çalışır. Eleştirinin özünü oluşturan anlam, tekil değil çoğuldur. Yazıdaki “Yapı” bölümündeki tırnak içindeki cümleler, Roland Barthes’ın “Eiffel Kulesi” makalesinden birebir alıntıdır. (Barthes, Roland, 2008, Bir Deneme, Bir Ders: Eiffel Kulesi ve Açılış Dersi, (çev.) Mehmet Rifat, Sema Rifat, YKY, Ankara, ss.11-39). “Eiffel Kulesi” makalesi, Barthes’a dayanarak, müellifi öldürüp mimarlık eleştirisini okuyucu üzerinden kurma girişiminin nasıl olabileceği konusunda bize pek çok fikir verir. Tüm makale boyunca bizi belli bir iz üzerinde bakmaya ve düşünmeye zorlar... Tasarımcı ve mühendis pek az söz sahibidir. Tasarımcının dışlandığı tüm bu eleştirinin temel merkezi, katışıksız olarak nesnenin yani kulenin kendisidir. Zaten Barthes, bizim çoğunlukla “Eiffel Kulesi” olarak adlandırdığımız nesneden metin boyunca sadece “kule” diye bahseder... (Bu ilham verici yorum için, Yılmaz, Ahenk, 2009, “Mimar’ın Ölümü: Eleştirel Bakışta Müelifin Yeri”, Mimarlık, sayı:348, ss.42-44)

12. Süreci anlamak için yaptığım ikili görüşmelerde, zaman ayıran ve sorularımı cevaplayan, Emre Arolat, Gülsün Tanyeli, İsmail Ruhlukürkçü, Burak Asiliskender, Nilüfer Baturayoğlu Yöney’e teşekkür ederim.

 

Bu icerik 339 defa görüntülenmiştir.