MİMARLIK
396
TEMMUZ-AĞUSTOS 2017
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
ANMA PROGRAMI: MARUF ÖNAL

Hoca-Mimar Olarak Maruf Önal

Yayına Hazırlayan, N. Müge Cengizkan, Anma Programı Yürütücüsü

Maruf Önal yaklaşık otuz yıllık akademik yaşamında “mimar akademisyen” ile “uygulamacı-mimar akademisyen” kimliği arasındaki makas aralığında nasıl bir profil çizdi, prensipleri ve katkıları nelerdi? Bir GSA mezunu olarak Yıldız Yüksek Teknik Okulu’ndan Yıldız Teknik Üniversitesi’ne giden süreçte bir idareci ve eğitmen olarak nelere öncülük etti? Yanıtları aramak üzere 25 Ocak 2017 tarihinde, Serhat Başdoğan, Harun Batırbaygil, Güven Şener ile Anma Komitesi üyeleri Afife Batur ve Bülend Tuna biraraya geldi.

BÜLEND TUNA

Anma Programı’nda “Maruf Önal ve Mimarlığın Kurumsallaşması: Büro Pratiği, Örgütlenme, Eğitim” başlığı altında hazırladığımız program çerçevesinde Önal’ın bu kimliklerini tartışmak istiyoruz. Bu üç kimliği tartışacağımız yuvarlak masa toplantılarının bu ilk toplantısında, sizlerleÖnal’ın eğitmen ve idareci olarak katkılarını tartışacağız.

Maruf Önal biyografisi, bugünün “mimar akademisyen” kimliği ile “uygulayıcı mimar akademisyen” kimliği arasında önemli farkları açık ediyor. Bu anlamda Önal’ın akademiye katkıları ilk tartışma başlığımız.

Maruf Önal dönemi ile günümüz eğitimini kıyasladığımızda belirgin bir farklılık olarak “ölçek” kavramı önümüze çıkıyor. İkinci tartışma başlığımız, endüstriyel ürün tasarımı ölçeğinden bölge planlama ölçeğine proje ve söz üreten bir eğitimci kuşağın temsilcisi olarak Önal’ın bu anlamda eğitimdeki rolü ve bakış açısı nasıldır, konusu üzerine

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Ernst Egli ile değişen, rasyonelleşen ve uluslararasılaşan mimarlık eğitimi ve yaklaşımının Maruf Önal ve kuşağı üzerindeki etkilerini tartışmak istiyoruz. II. Ulusal Mimarlık sonrası bu kuşağın işleri Viyana Moderni, Bauhaus gibi ekollerden ne kadar beslenmiştir ve bunu ne kadar içselleştirebilmiştir? Sonraki yıllarda bu devam edebilmiş midir? Mimarlık eğitimi açısından nasıl değerlendirilebilir?

Son tartışma başlığımız, Önal’ın yarışmacı bir kimlik olarak gerek yarışma jüri üyelikleri, gerekse katıldığı ve ödül aldığı yarışmalar ile mimarlık eğitimine sağladığı katkılar. Yarışmalarda akademisyen jüri üyelerinin bu anlamda nasıl katkıları olmaktadır?

GÜVEN ŞENER

Maruf Bey bilindiği gibi Akademi mezunu, ilk akademik hayatına da Akademi’de başlamış. Fakat bana anlattığı ilginç bir hikâyesi var, “Kadro olmadığı için bahçıvan kadrosunda eğitmen olarak çalıştım.” demişti. Aslında bu gerçekten ilginç bir durum. Maruf Bey 1958 yılından YTÜ’de, o zamanki adıyla Yıldız Teknik Okulu’nda göreve başlıyor. Okulun daha sonra İDMMA olduğu dönemden, 1982’de Yıldız Teknik Üniversitesi’ne dönüşme sürecinde de dekan olarak görevine devam ediyor. Bu görevini emekli oluğu 1985 yılına kadar sürdürdü. Maruf Bey’in emekli olduğu yıl ben mezun oldum. 1987’de asistan olarak okula girdiğimde Maruf Bey dışarıdan proje derslerine katkı sağlamaya devam ediyordu; uzun yıllar da devam etti. O dönemlerde bende bıraktığı ilk etki, beyefendi, herkese çok saygılı, çevresinden son derece saygı gören, mimarlık üzerine engin bilgiye sahip bir hoca olmasıydı.

Ayrıca, Maruf Bey’in Radi Birol ile mimarlık üzerine diyaloglarından da bahsetmek gerekir. Birbirlerini tamamlayacak şekilde yaptıkları mimarlık üzerine sohbetleri, dinleyenlerin mimarlık birikimlerine çok katkı sağlamıştır. Ben Maruf Bey’in proje derslerinde asistanlık yaptığım gibi Radi Bey’e de birçok dönem asistanlık yaptım. Hatta Maruf Bey ile katıldığımız Konya Onkoloji Hastanesi Mimari Proje Yarışması onun son katıldığı yarışma oldu. Murat Şahin de ekipte vardı. Maruf Önal Hocamızdan yarışma boyunca da çok şey öğrendik.

TUNA

Önal’ın cenazesinde hatırlarsınız, Doğan Tekeli’nin çok ilginç bir konuşması vardı: “Bizim gibi mesleğe yeni atılanlar, büro çalışması yapanlar için rol modeli olmuştur.” demişti. Çalışma üslubu, disiplini, büro düzeni gibi, siz de biraz önce söz ettiniz, eminim akademisyenliği de bazılarına rol modeli olmuş olabilir. Onunla beraber çalışmanın getirdiği bir ayrıcalık olmalı. Ben öğrencisi olmadım, kendisini Oda’da tanıdım o disiplinli haliyle. Öğrencileriyle konuştuğumuzda öğrencileri de Oda’da izlediğimiz o disiplinli halinin aynen okulda da olduğunu, sakin, fakat yeri geldiğinde oldukça da sert olabildiğini, titiz olduğunu dile getirmişlerdi.

SERHAT BAŞDOĞAN

Maruf Önal’ın mimarlık eğitimine çok özel bir katkısı olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, Türkiye’de yapım ekonomisi, üretimi, rasyonel üretim biçimleri, toplu konut, çoklu üretim, standartlaşma, yapım maliyeti gibi alanlarda yaklaşık 40 yıldan beri çalışan bir bilim alanını kurmuş ve bu bilim alanının mimarlık eğitimine çok önemli katkıları olan insanları yetiştirmiş olması... Radi Birol, İsmet Ağaryılmaz, Hakkı Önel, İhsan Bilgin, Mehmet Karaören gibi isimleri sayabiliriz.Yapı Üretimi Bilim Dalı, YTÜ içinde Mimarlık Fakültesi’nde döner sermaye yönetmeliği kapsamında piyasaya ve kamuya danışmanlık, tasarım, uygulama gibi çok önemli katkılar sağlamış olan bir daldı. Bunun yanında Önal’dan kalan yarışmacı akademisyen kültürü hâlâ devam etmekte…

ŞENER

Yapı Üretimi Bilim Dalı, pratik meslek hayatından kopmadan mimarlık mesleğinin hem eğitim hem pratik yanını beraber yürüttü.

BAŞDOĞAN

Örneğin İTÜ’den farklı olarak Yapı Üretimi Bilim Dalı, Yapı Anabilim Dalı altında olmasına rağmen yıllardır tasarım projeleri yürütmekte, yarışmalarda ödül almakta. Bu anlamda Önal’ın mimarlık eğitimine katkısını önemli buluyorum.

TUNA

Ben yine “mimar akademisyen” kimliği ile “uygulayıcı mimar akademisyen” kimliği arasındaki farklardan hareketle tartışmayı geliştirmek istiyorum. Maruf Hoca 1943 mezunu, YTÜ’de öğretim üyeliğine çağrılması ise 15 yıl sonra. Bu süre boyunca da çok ciddi uygulamalar yapmış. İlk öncü bürolardan birini açmış ve uygulamayı akademiye yansıtmış, eğitimde uygulamayı tercih etmiş. Bugün biraz tersine bir eğilim var. Akademisyenler hemen proje çizelim deyip, okuldayken başlıyorlar. Elbette hoş bir istek, ama Maruf Hocanın meslek ortamına girerek, pratikte deneyim, yarışmalarda epey başarı kazandıktan sonra o birikimini eğitime yansıtmasını önemli buluyorum.

Afife Hocam, bu tartışmaya sizinle başlayayım. Maruf Hocayla aynı dönemlerde, fakat farklı okullarda öğretim üyeliği yaptınız. Neler söylemek istersiniz?

AFİFE BATUR

Ben onun öğrencisi, asistanı veya aynı eğitim kurumunda olmadığım için pratikte nasıl bir uygulama, nasıl bir disiplin, nasıl bir süreç veya nasıl bir form içinde hocalık yaptığını doğrusu bilmiyorum. Maruf Bey’i tanımam asıl olarak Mimarlar Odası’nda çalışmaya başladığım dönemde oldu. Benim gördüğüm, Oda çalışmaları içinde çok disiplinli, ama asla sert olmayan bir davranış sahibi olmasıydı. Onun disiplini sertlikle değil, bilgi birikimi ve dünyaya bakış açısının kapsayıcılığıyla içini doldurduğu kişiliğinin ağırlığından kaynaklanıyordu. Hiç kimseyle Oda’da kavga ettiğini falan görmedim. Belki olmuştur ama ben rastlamadım. Otoritesi vardı, ama dediğim gibi o otorite kişisel özelliklerinin dolgunluğundan geliyordu, diye düşünüyorum. Çok ağırbaşlı bir kişiliği vardı, öyle tanıdım onu.

Dönemin eğitim sistemi açısından Akademi’yle ve Yıldız Teknik’le benim okuduğum, sonra öğretim üyesi olarak çalıştığım İTÜ arasında pratik ilişkiler bakımından çok önemli bir ayrım vardı. Bizim üniversitede devlet maaş sistemine bağlı olduğumuz için mi bilmiyorum, dışarıdan, açıktan, böyle serbest mimarlık işi alamazdık. Yani bir büro açamazdık. Diğer okullarda neden böyle bir sınırlama olmadığını bilmiyorum. Açılan bürolar, mesela benim bürosu olan arkadaşlarım da vardı, onların adına açılmış bürolar değildi. Orada isimleri resmi kayda girmeden çalışabilirlerdi. Dışarıdan herhangi bir projeye imza atamazlardı, yarışmalar hariç. Oysa YTÜ’de de, Akademi’de de bütün öğretim üyelerinin serbest mimar olarak çalışma hakları, olanakları vardı. İTÜ’de ancak son yıllarda yarı zamanlı görevliler serbest meslek uygulaması yapabiliyorlar. Mesela, Atilla Yücel öyle büro açtı, önceleri onun da bürosu eşinin üzerindeydi, eşinin bürosunda çalışırdı, resmi yani kendi adına açılmış bir mimarlık ofisi yoktu. Bizim böyle bir “resmi / devlet memuru mimar” olma gibi bir hüviyetimiz vardı. Yarışmalarda birinciliği kazananlar üniversitedeki görevlerinden ayrılmak zorunda kalırlardı.

BAŞDOĞAN

O dönemin hocaları bir şekilde doğrudan uygulamanın içindeydiler. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren hızlı biçimde imar faaliyetleri içinde olan, Türkiye’de yetişmiş mimar mühendis açığı çok fazlaydı. Bu kuşak, öğrenciliklerinden itibaren doğrudan hayata geçecek projelerin içinde varolabildiler. Bu anlamda günümüzden çok farklı bir mimar akademisyen kimliği ortaya çıktı. Bu süreç nasıl işliyordu, kendi ofisleri mi vardı? Örneğin, o yıllarda döner sermaye işletmesi var mıydı?

BATUR

Döner sermaye başlangıçta yoktu. Ama sonra, yani ben profesör olduğum zamanlarda, döner sermaye projelerini üniversite üzerinden almaya başladık, fakat kendi ofisimiz, kendi büromuz yine yoktu. Döner sermaye hâlâ da öyledir. Döner sermayeye proje teklifi gelir, görüşülür, adımızı zımnen verirler, yani üstü örtülü bir şekilde, Döner Sermaye İdaresi, rektörlük size sorar “Böyle bir projeyi kabul eder misiniz” diye. Öylece oradan görev alırsınız, ama yine kendi büronuz yoktur. Dolayısıyla bizim ile Maruf Bey arasında çok farklı bir meslek ilişkisi, mesleki uygulama kurgusu vardı.

TUNA

İlk soruda tam da bunu tartışmak istiyoruz. Akademi’nin o efsanevi hocaları, Sedad Hakkı Eldem başta olmak üzere, hepsi Arkitekt’te sıra sıra projeleri yayımlanan o zamanın seçkin eserlerini de yapmış olan hocalarımız. O yıllarda mimar sayısı da sınırlı. Fakat sizin dediğiniz açıklamalara aykırı bazı örnekler de var: İTÜ’de Nezih Eldem mesela, Akademi kökenli, o da 1944 mezunu, hatta Maruf Hocadan daha sonra mezun olmuş.Aynı kuşağın insanları, aynı zamanda Oda’yı kuranlar. O zamandan bu yana tabii çok değişim oldu, o zaman da böyle ilk öncü büroları açanlar arasında benzer şekilde İTÜ’den gelenler de var, diye düşünüyorum. Siz biraz farklı dillendirdiniz, ama aynı mevzuat içerisinde olduklarını sanıyorum. Akademi’yle diğer üniversitenin farklı kanun ya da mevzuata bağlı olduğunu o dönem için söyleyemeyeceğim.

Bir başka konu da, sizler doktora yaptınız, Maruf Hoca doktora yapmadı.Ama o kuşak doktora kadar önemli çalışmalar yaptı. Ne düşünüyorsunuz?Bunun bir sıkıntısını hiç yaşadı mı ya da öyle bir şey hissettiniz mi?

ŞENER

Maruf Bey de, Radi Bey de doktora yapmadı ama bilgi birikimleri ve mesleki deneyimleriyle herkes tarafından saygı duyulan ve özenilen hocalar oldular. Aslında YTÜ mezunları olarak eğitimimize ve meslek hayatımıza katkı sağlayan sadece YTÜ mezunu hocalar değildi;Akademi’de yetişmiş Maruf Bey, Radi Bey gibi hocalarında çok büyük etkisi olmuştur. Bugün de okulumuzda Feride Önal, Ayhan Böyür ve onlarca Akademi kökenli hocalarımızın eğitimin kalitesinin yükselmesinde çok önemli katkıları olmaktadır.

YTÜ mezunu hocaların bakış açıları,Akademi’de yetişmiş hocalardan farklıydı: Rasyonel, bunu da tamamen simetri üzerine kuranbakış açılarına sahiptiler. Bir binanın sirkülasyon ve işlevsel alanlarını merkezi bir plan kurgusu üzerinden oluşturma yaklaşımları vardı. Çoğu çözümleri bu şekilde geliştirirlerdi. Ağırlıklı olarak katıldıkları yarışma projelerinde de bunu görürdünüz. Maruf Bey’in Eldem’in asistanlığını yapmasına rağmen ondan etkilenmediğini, geleneksel Türk mimarisi kalıpları üzerinden projeler oluşturmadığını görürüz. Maruf Bey gelenekseli neredeyse reddederek bir tasarım anlayışı geliştirdi. Referansı tamamen dünyadaki modernist akımdı. Projelerinde Le Corbusier, Frank Lloyd Wright gibi modernist mimarların etkisini görürüz. Radi Bey’de de aynı yaklaşım vardı.

Örneğin, Maruf Bey’in en az beğendiğim binalarından biri Bakırköy’deki Ziraat Bankası Binası’dır. O güne kadar tasarımlarında hiç olmayan geleneksel bir çizgi görürüz. Böyle bir tasarımı neden yaptığını bilemiyorum. Belki de işverenin üslup konusunda beklentileri etkili olmuştur, ama diğer projelerinden çok farklıdır. Şu anda içinde bulunduğumuz, hocamızın da oturduğu Ar Apartmanı, Bayramoğlu’ndaki yazlık konutu veAkaretler’de dişçinin evi olarak bildiğim ev, kaynaklarda Dr. Belen Evi olarak geçiyor, bunların hepsi modernist anlayışta yapılar olarak karşımıza çıkıyor. Bunların herhangi biri Türkiye’de değil, Paris’te, Londra’da başka yerlerde de olabilecek kadar küresel bir mimari dile sahip yapılar.

TUNA

Sizin tespitiniz böyle, Akademi’de gerçekten farklı bir dil var. Proje çizim dilinden tutun da mekân kurgusu anlayışına varıncaya kadar… Ama Akademi’den de, farklı, belki o eğilime tepki olarak tartışan insanlar çıkıyor. Yurtdışından gelen hocalarımızın da, yani Alman kökenli pek çok hocanın etkisi vardır muhtemelen.

BATUR

Bauhaus’dan çok etkilemiş olmalı, diye düşünürüm.

ŞENER

Maruf Bey ve Radi Bey’de çok önemli modernist mimarların kitapları vardı; bu mimarların eserlerini bütün ayrıntılarıyla kavramışlardı. Le Corbusier, Mies van der Rohe, Frank Lloyd Wright’ın kitaplarıydı bunlar. Radi Bey Arne Jacobsen’inSas Oteli’ni anlatmaya, otelin çatal bıçağından başlardı. Az sayıdaki mimarın izini takip ettikleri içinkulvar da çok netti. Modernist çizgiden çok fazla kopmadan, çok net, temiz, yalın projeler ortaya koydular ve bunları öğrencileriyle paylaştılar. Bugün öğrencilerimiz seçkin olmayan dijital yayın ortamında planı, kesiti okumadan görsel imajların etkisinde projelerini tasarlamaya çalışıyorlar. Bu da yetişmelerini olumsuz yönde etkiliyor.Hatta bir kitapçıya gittiğinizde, gördüğünüz kitapların çoğunda plan yok, kesit yok, sadece imajlar yani fotoğraflar var.

BAŞDOĞAN

Son zamanda eğitim içinde, formun, biçiminiçi nasıl olsa çözülür, diye bir yaklaşım var. Oysa Maruf Hocaların kuşağı çok yüksek oranda planimetri ve işlev üzerinden tasarıma başlayan bir kuşaktı.

BATUR

Rasyonel düşünce ve bilimsel yükümlülük egemendi o sırada, şimdi öyle değil.

ŞENER

Tasarımlarda planın gerektirdiği bir cephe kurgusu ve kesit vardı. Oysa bugün öğrencilerimiz tasarımlarını, planların çalışıp çalışmadığına bile bakmadan imajlar üzerinden oluşturmaya çalışıyorlar.

TUNA

Projelerini yayınlamak konusunda o dönemin bütün mimarlarında bir sıkıntı var. Maruf Hoca,anlattığınız o zenginliği, kültürü ancak birebir görüşmelerle ve projeleriyle verebiliyor.

ŞENER

İsmet Ağıryılmaz’ın hazırlamış olduğu bir kitap ve dergilerdeki birkaç yazı dışında Maruf Bey’in eserleri hakkında çok fazla kaynağa ulaşamıyoruz.

BAŞDOĞAN

Maruf Hoca vefat ettiğinde ben arşivini toplamak için bu eve geldim. Aslında fazlaca çizimler, dosyalar, notlar beklerken, biraz da şaşırarak çok fazla ürün ile karşılaşamadım. Küçük eskizler, defterler ve birkaç projenin bir kısmının kaldığını fark ettim. Oysakineredeyse 70 yıl doğrudan mimarlık ortamında bulunmuş biri için çok az belgeyle bizleri şaşırttı diyebilirim. O arada da şöyle bir tartışma geçti aramızda, Adolf Loos ileLe Corbusier karşılaştırılması üzerinden: Corbusier literatürde çok önemli bir mimar, ama Loos aslında çok daha erken bazı şeyleri düşünmüş, yapmış bir mimar ama arşivci niteliği olmayan bir mimar.Literatürde Corbusier ile ilgili yapılan yayınların sayısı çok fazla. Şimdi geldik bugüne, Maruf Hocayla ilgili elimizde çok az çizim var ve bu onun arşivci kimliğinin olmamasından kaynaklanıyor. Bu evde hiç saklamamış, tutmamış. Benzer şekilde,okulda da Maruf Hocaya ait birkaç el çizimi, eskiz, iki-üç proje çıktı. Bu durum yalnızca Maruf Bey için değil genel olarak o dönem akademisyen mimarları için genel bir durum sanki…

TUNA

Anma Programları kapsamında eski kuşakları sırasıyla gündeme taşıyoruz. Mimar Kemalettin maşallah çok üretken, sürekli yazmayı seven, ayrıca mimarlık dışında kültür ve ideoloji üzerinede yazmayı seven birisi olarak da öne çıkıyor.Ama sonraki Anma Programı’na geldiğimizde, Seyfi Arkan da pek yazmayı sevmiyor. O da üretmiş, bol miktarda üretmek zorunda kalmış, yani böyle bir ürün ve dersle yoğunlaşınca belki de, dönemin tek dergisiArkitekt’te de arada bir makale yazmayı düşünmemiş.

BAŞDOĞAN

Çok kolay biçimde bina üretebildikleri için zaten bu bina yerinde duracak ve kalacak, arşiv anlamında bir çizimi saklamak çok da önemli olmayabilir gibi bir hissiyat olabilir mi?

TUNA

Olabilir, biraz önce Güven Bey’in dile getirdiği Akademi kökenlilerin farklı eğilimlere yönelmesi konusunda bir yorum yaptınız. Çok da doğru bir tespit, yani Akademililer klasik çizgide giderken, Avrupa’dan gelen bir etkiyle başka bir eğilim gündeme geliyor. Şimdi bunun sıcak yaşanan bir dönemde eleştirisini beklersiniz, değil mi? Mesela, bunu oturup da kaleme almak gerekirdi; bunu dile getirmişlerdir belki o zaman konuşmalarında, derslerinde, ama bunu oturup yazmamışlar.

ŞENER

Konuştuğumuz kişi Maruf Önal.Sadece eğitmen yönü yok, aynı zamanda çok iyi bir uygulamacı mimar ve Mimarlar Odası’nda mimarlığın kurumsal kimlik kazanmasında çok önemli emekleri var. Bu üçünü hep bir kişinin kimliğinde görüyoruz. Zaten fazla zamanı kalmıyor. Hem eğitmen, hem faal bir mimarlık ofisi var, hem de Oda’da aktif görev alması, Önal’ı, hayatını dolu dolu mimarlığa adamış bir kişi yapıyor. Belki o nedenle belgeleme kısmı biraz zayıf kalmış olabilir.

TUNA

Ben bunun nedenlerini dile getirmeye çalışıyorum. Kendisiyle Mimarlar Odası’nda sözlü tarih de gerçekleştirdik, sonra yayınlandı da biliyorsunuz. Orada da Hocamız böyle kendinden bahsetmekten hoşlanmaz, neredeyse mahcup bir şekilde konuşurdu. Bunlar işte “Biz yaptık görevimizi” gibilerinden bir duygu, işte o dönemin anlayışıyla ilgili bir olgu…

BATUR

Bizim kültürümüzde, daha çok da erken dönemin mimarlarında bir belge, yazılı veya çizili bir şey bırakmak, kalıntı, çizim, fotoğraf, arşivleme, kendinden mesleki miras bırakmak geleneği doğrusu gelişmemiş, ya da nadir. Belgeleme geleneğinin gelişmemiş olduğu bu kuşağın içinden ben bir tek Kemalettin’i ayırıyorum. Kemalettin hem çizdi hem yazdı, adeta sonsuz bir çizim ve yazım envanteri var. Biliyorsunuz yayımladık onları. Kemalettin bu açıdan kuşağından hayli farklı, ama neden farklı onu da bilmiyorum. Acaba Almanya’ya gitti, oradaki eğitimi, sürdürüm geleneğini gördü, onun vergisi mi? Bu görgünün getirdiği bir katkı mıdır bilmiyorum. Ama Kemalettin, üretimini kaydetmek ve saklamak, yazılı ve çizili birşeyler bırakmak, mesleki malzeme arşivleme konusunda kuşağının unutkanlığını aştı.Ailesine bıraktıkları bir yana, Vakıflarda kurduğu arşiv modeli bile kendi başına bir tarih hazinesi özelliğinde.Ne var ki pek çok meslektaşımız onun bu özelliğini hiç fark etmediler veya önemsemediler. Kısaca bir gelenek modeli olmadı.

ŞENER

Bir şekilde döneme de bakmak lazım. Ben şimdi eski projelerimi dijital hale getirme ve küçük bir depolama cihazında saklama şansına sahibim ve bunu yapıyorum. Ama eski aydınger projelerin saklanması, korunması çok zordu.O zamanki teknolojiyle şimdiki teknolojiyi kıyaslamak açısından söylüyorum, Maruf Bey çizim yaptığı ıhlamur ağacından masalarının ikisini bana hediye etmişti. Şu anda evde üzerinde çizim yaptığım, Maruf Bey’in bana hediye etmiş olduğu bu masalar.Masalar geldiğinde üzerleri delik delikti. 40-50 yıllık masalar olduğu içinde kurtlandığını düşünmüştüm. Sonra bir gün Hocayla konuştuğumuzda onların raptiye delikleri olduğunu öğrendim. Çünkü o zamanlar bugünkü gibi kağıdı masaya tutturmak için bantlar yok tabii, paftalar raptiyeyle masaya tutturuluyor. Yumuşak olduğu için de ıhlamur masa kullanılıyormuş. Şimdi geldiğimiz noktada artık kâğıt ortadan kalktı, sadece bir bilgisayarla her şey olup bitiyor. Arşivleyecekseniz depolama cihazlarında rahatlıkla saklayabiliyorsunuz.

BATUR

Ama bu bir görgü ve gelenek sorunu, Avrupalı mimarlar da aynı koşullar içindeydiler. Corbusier’nin zamanında bilgisayar mı vardı? Ama onlar biriktiriyorlardı. Bauhaus Müzesi’nde WalterGropius’un mimari belge mirasını gördüğüm zaman, bıraktıklarını gözleyince, hayretler içinde kalmıştım.Bauhaus Arşivi tıklım tıklım doluydu. Ben gördüğüm zaman bilgisayarda tasnif edilmiş değildi, alfabetik tasnifti. Bir belgeyi istediğiniz zaman size çıkarıyorlardı, ama alfabetik listeyi gözle tarayarak ancak çıkarabiliyorlardı. Siz ciddi bir araştırmacı iseniz, belgeleriniz varsa fotoğrafını çekebiliyordunuz. Bauhaus dönemi aynı bizim hocaların olduğu dönem neredeyse.

TUNA

Bir ara bölgemizdeki savaş çok gündemdeydi, 15 yıl önce Oda’da bir toplantı yapma ihtiyacı doğdu. II. Dünya Savaşı’nda sığınaklar konusu gündeme geldi, mimari bir konu olarak o dönemde eğitim görmüş hocalarımızla, Maruf Önal, Hande Suher, Aydın Boysan, AronAngel ile bir toplantı yaptık. Biraz önce sizin dile getirdiğiniz yokluklardan bahsettiler. Rapido değil, grafoz bile yok;trilinle çiziliyor, kâğıt yok, kalem yok, hiçbir şey yok ve 1943 mezunu, yani savaşın tam ortasında yokluklar dönemi. Aydın Boysan benzer şekilde yaşadıkları sıkıntıları anlattı. O dönemin insanları yokluklar içerisinde eğitim almışlar, bir yandan işte karartmaların olduğu akşamları düşünün… Ama öte yandan savaşla yıkılmış bir Avrupa’da bizim hocalarımızın diploma projelerini buluyoruz; bu da ilginç bir yönü tabii.

Harun Hoca, siz Maruf Hoca ile halef-selef değildiniz, ama aynı görevleri üstlendiniz. Neler söylemek istersiniz?

HARUN BATIRBAYGİL

Ben doktoradan belli bir zaman sonra yer değiştirdim aslında, bazı genç arkadaşlarla Kadıköy’de açılmış olan Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’ne geçtik, dolayısıylaYapı ÜretimiKürsüsü’ndenayrıldım, tasarıma daha fazla ilgi gösteriyordum, o alanı seçtim.

Şimdi kendimden de biraz bahsetmem gerekiyor. Ben 1971 yılının sonuna doğru okula asistan olarak girdim askerlikten sonra. O zaman şehircilik alanı ilgimi çekiyordu. Dolayısıyla Şehircilik Kürsüsü’ne girmek istiyordum. Kürsü Başkanı İrfan Bayhan’dı. Fakat Maruf Hoca seçti beni. O zamanki ruh haliyle söylüyorum, yapı üretimi enteresan gibi görünen bir alandı, tabii tam şekillendiğini de söylemek zor. Hoca masasında oturup bir takım notlar çıkartıyordu, konuları toparlamaya çalışıyor, kitap hazırlığı yaptığını söylüyordu. Ne yazık ki tamamlama fırsatı olmadı herhalde. Doğrusunu söylemek gerekirse, o dönemde alanın içeriğine genel olarak biraz uzağız. Kaynaklar yeterli değil, dolayısıyla kapsamını belirlemek, içeriğini oluşturmak kolay değildi. Hele belli bir vizyonla ele almak isterseniz daha da karmaşıklaştığı çok açık.

O dönemde yapı üretimi denildiğinde, biliyorsunuz, kitlesel üretim, yani konut alanı akla geliyordu. Önemliydi çünkü konut açığı, gecekondu ve sosyal konut konuları gündemdeydi.Yine o dönemin popüler konularından biri de prefabrikasyondu. Sihirli sözcük gibiydi. Ama yöntemin özellikle sosyalist ülkelerde bolca uygulandığını ve iflas ettiğini gördük. Teknoloji presizyon sağlamaktaydı, fakat detay çözümlemede yeterli değildi. Ben gözlerimle gördüm Bulgaristan’da, sonra Rusya’da, mafsal meseleleri depremle ilişkiler açısından hiçbir zaman doğru dürüst çözüme ulaştırılamadı. Dolayısıyla önemsiz yapılarda, hangarlar, depolar gibi alçak katlı yapılarda kullanılır oldu. Batıda aslında göstermelik diyebileceğimiz, yani gösteri mahiyetinde birtakım pahalı binalar yapıldı, ama sonra işler yavaşladı. Şimdilerde yeniden bir bakış geliştirilmeye çalışılıyor. Ayrıca alan ayrıştı. Proje ve yapım yönetimleri, pazarlama, gayrimenkul yönetimi, sürdürülebilirlikle ilgili konular, tabii ki finans, sözleşme yapımıyla ilgili alanlar oluştu.

Sonunda yukarıda anlattığım böyle bir ortamın içerisine girmiş oldum. Nitekim doktora tezimi de Maruf Hocadan aldım. Sosyal konutlar üzerine iyi bir tez yaptığımı düşünüyorum hâlâ; bunları gecekondularla ilişkilendirerek ve o zaman şimdi yerinde yeller esen Zeytinburnu alanında çalıştım. Oradan sosyal konutlardamekânın değişik biçimlerde kullanılışı ve mekân değerlendirmeleriiçin birtakım akademik sonuçlar çıkardım. Böyle bir şeydi, ama şunu samimiyetle söylemem gerek: Galiba yapı üretimi konusuna çok fazla ısınamadım ben, tasarım alanında çalışmak istiyordum. Nitekim sonra tasarım / bina bilgisi kürsülerine geçtim.

TUNA

Bundan dolayı kırıldı mı size Maruf Hoca?

BATIRBAYGİL

Hayır, değil. Sonuçta aynı kurumda bir yer değişimi, bir gereksinimi karşılama konusu. Diğer taraftan biz o sırada Kadıköy’de çalışmalar yapıyorduk, dolayısıyla Kadıköy’e geçmek benim için daha uygundu. Birlikte çalıştığım arkadaşım da akademisyendi, beraber Mimarlık Mühendislik Fakültesi’ne geçtik. Hoca da anlayış gösterdi. Fakülte 1982’de YÖK kurulduktan sonra paralel eğitim gerekçesiyle kaldırıldı ve biz geri döndük.

Maruf Hocanın kimliğini anlatmak için başka yerlerden gireceğim. Mimarlığın okullu eğitimine dönüşümünün başlangıcı 17. yüzyılın ikinci yarısıdır. 14. Louis’ninLouvreSarayı’nda kurduğu,Blondel’in biçim verdiği Fransız akademisi konusuna gireceğim. Atölyelerde yetersiz çırak yetişmesi sorunundan yola çıkarak, arkadaşıyla birlikte atölye içinde çırakların yetiştirilmesi için yöntem geliştirme çabaları var. Akademi asıl kimliğini 18. yüzyılın başında diğer sanatlarla birleştirilerek Güzel Sanatlar Akademisi “Académiedes Beaux-Arts” olarak buluyor. Mimarların akant yaprakları çizmekten, biraz da işlev ve sirkülasyon konularına girmesi, bu yolda modeller geliştirmeye başlaması, cephe anlayışlarını değişikliğe uğratması gibi değişimler yaşanıyor. Mimarlıkta modernizmin ilk adımları oralarda somutlaşmaya başlıyor. Ama daha sonraları,elitist bir eğitim olduğu gerekçesiyle, ki doğru olduğu açık, 1789 ihtilalinden sonra akademiler kapatılıyor. Onlar yerine Ecole de Ponts et Chausseés temelinde kurulmuş olan enstitü fikri geliştiriliyor. Amaç eğitim konusunu toplumun diğer tabakalarına da yaymak. Bu bağlamda 18. yüzyılın başından itibaren Paris’in altyapısını geliştirme yükümlülüğüyle kurulan Köprüler ve Yollar İdaresi’ne (Ponts et Chaussées) giderek uzman yetiştirme amacıyla yüzyılın ortalarında bir eğitim birimi oluşturuluyor. Doğan gereklerle de mimari konular bu okulun içinde giderek belirgin bir kulvar oluşturuyor ve mühendislik bağlamında eğitimi veriliyor. Halen Paris Üniversitesi İnşaat Fakültesi bu adı taşımaktadır.

Okullu mimarlık eğitimi anlayışının bu noktada ikiye bölündüğü gözlenmektedir. Eğer kurumlar karşılaştırılırsa, biri elitist, diğeri toplumcu bir nitelik göstermektedir. Fransa’da özellikle aristokratların ve aristokratlar civarındaki elitlerin çocuklarının gittiği bünyelerdir akademiler. Fransız ihtilali olunca tabii bu elitist eğitim ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bilindiği gibi kral, her yıl bitirme yarışmasında birinci olarak akademiyi bitiren öğrenciye Roma’da görgü bilgisini geliştirmesi için burs veriyor, bitirme yarışması da bu nedenle “Roma Konkuru” olarak anılageliyor. Bu noktada anmak gerekirse, daha sonraları Vedat Tek’in bu yarışmayı kazanmasıyla kendisine “Fransız olmadığı” gerekçesiyle ödülün verilmediğini hatırlatayım. Niyete bakar mısınız? Olay budur. 18. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren “güzel sanatlar” modeli hızla bütün ülkelere yayılıyor. Dolayısıyla küresel olarak yarışmalara dayalı böyle bir eğitim anlayışı, yani mimarların sanat ortamı içerisinde olgunlaşmalarına yönelik yetişme düzeni yerleşmiş oluyor.

Şimdi, bizdeki güzel sanatlar eğitimine de bu çerçevede bakılırsa, başka bir bağlamda süreçlerde sıkı benzerlikler yakalarız.Bize de kronolojik öncelik farkıyla bu modeller getirildi. 1867’de Sultan Abdülaziz Han’ın dört aylık bir Fransa seyahati vardır. Bu, bir Osmanlı / Fransız girişimi olan Süveyş Kanalı’na ait oldukça büyük boy maketlerin 1867 Paris Exposu’ndaki Osmanlı Pavyonu’nda sergilenmesi dolayısıyla yapılan bir gezidir. Ancak, ortada kültürel ilişkiler, eğitim ve stratejilere ilişkin gelişen konular da bulunmaktadır. Bunların arasındaMekteb-i Sultani’nin açılması, gerçi 500 yıl öncesine dayandırılır, Turuk-u Maabir’in(Köprüler ve Yollar İdaresi)kurulması, yani İmparatorluğunbayındırlık faaliyetlerinin, kara ulaşım sisteminin kurulmasına yönelik faaliyetlerin örneklenmesi vardır. Nitekim 1867’de bir Turuk-u Maabir Kanunu çıkartılarak Balkanlar’da uygulamasına girişildi. 1869’da da yenilendi. Aslında bu, Osmanlı topraklarında ilk makro planlama çabası olarak görülebilir.

Şimdi bu çalışmalara ilişkin bir eğitim gerekliliği ortaya çıktığı açık, uzman gerekiyor. Dolayısıyla 1874 yılında Turuk-u Maabir Mektebi açılıyor, ancak çok kısa ömürlü oluyor. Okulda yetişenler sivil mühendislik talim etmekteler. Yani artık mühendislik askeri sır olmaktan çıkıp, diğer ülkelerde de olduğu gibi sivil bilgi alanına girmiş oldu. Güzel sanatlar eğitimi ise, daha sonra, Osman Hamdi’nin çabalarıyla 1883’te gerçekleşmiş oldu, ancak kesintiye uğramadan sürdü. Tabii Sedad Hakkı, ana hatlarını anlattığım bu anlayışı oldukça sağlam biçimde korudu, ancak üniversiter yapıya geçince ne yazık ki kimliğini kaybeder gibi oldu.

1884’te koşullar nedeniyle kapatılan Turuk-u Maabir Mektebi yerine açılan Mühendis Mektebi ile bir mimarlık eğitimi deneyimi ortaya çıkıyor ve o ortamın içinden mühendislik anlayışını da içeren farklı bir mimarlık anlayışı doğuyordu. Bunlar üstelik de Fransa’daki paradigmaların değişmesine benzer biçimde güzel sanatlar gibi elitist değil, halktan insanların da girebileceği ve kendilerini gösterebilecekleri, meslek icra edebilecekleri bir olanaktı. Süreçte böyle bir mühendislik eğitimi ve onun içinden çıkan sanat ve diğer kullanışa yönelik yapılara gereksinim, kendi içinden bir mimarlık, anıtsal bakıştan ziyade, yararcı bakışla ele alınan bir mimarlık ve eğitimini gerekli kılmaktaydı.

Bu uzun anlatıyı şu nedenle ele aldım. Bu olguları alıp bize oturttuğunuzda, iki okul anlayışı arasındaki diyalektik ilişkilerin üç aşağı beş yukarı benzediğini görürsünüz. Şimdi, Maruf Hoca da elitist bir okulda okudu, ancak hayata bakışı, mantalitesi itibarıyla Yıldız’da yerini buldu ve mutlu oldu.

TUNA

Öyle ilginç bir yan var, değil mi? Benzer bir durumu Nezih Eldem’de de görüyoruz.

BATIRBAYGİL

Evet, öyle. 1874’te Turuk-u Maabir kuruldu ama çok kısa ömürlü oldu. İsimlerini yakalayamadım, ama sanıyorum Nuran Pilehvarian yakalamıştır, okulun dört mezunu var. Bunlar yedi seneyi tutturamadıkları için olasılıkla “kondüktör” olarak mezun edilmişlerdir. Eğitim ve mezuniyet şartları o zamanın Resmî Gazetesi, Takvim-i Vekayi’de yayımlanan yönetmeliğinde var,hukuk okuluyla birlikte. Buna göre yedi yıl okursunuz, mezuniyet için yapılan genel sınavı verirseniz şayet, “doktor” unvanıyla mühendis olursunuz. Sınavı veremezseniz “kondüktör” olarak bitirirsiniz. Mezunların arasında azınlık da vardır hatırladığım kadarıyla ki, bu başka açıdan önemli gibidir: Kondüktör Fransızcada “mühendis yardımcısı”, yani “tekniker” demek, bizde o kelime değişe değişe tramvaylara kadar indiydi. Onun için Yıldızlılar bir zamanlar “Kondüktör Mektebi Alisi” adındaki “kondüktör” sözüne pek sempatik bakmazlar. Okulda askeri hocalar vardı, Fransız hocalar vardı vs. Turuk-u Maabir’in bütün derslerinin dökümü kayıtlarda vardır.

Sonraki yıllarda kendisi de bir elit olmasına rağmen Yıldız’da mimarlık eğitimini kuran, Sedad Hakkı’nın ortağı Emin Onat Hocamızdı. 1935-36’da girdiği Mühendis Mektebi’nde Prof. Debb ile görüş ayrılıkları vardı. Dolayısıyla Yıldız’da idealist bir ortam yakaladı ve orada mimarlık bölümünü açtı. Okul açıldığı zaman, ki Hasan Ali Yücel’in kurduğu bir örnek okuldur, teknik adam yapmak üzere Anadolu’dan gençleri topladılar. Ancak Onat’ın bilinen başarıları sonucu, 1944 yılında İTÜ’de dekan oldu ve Mimarlık Fakültesini kurdu. Arkasından yerine Orhan Safa geçti, Arda değil. Ancak Orhan Arda da okuldaydı.

Hasan Ali Yücel bağlamında ele alındığında Yıldız Teknik Okulu’nun oluşumunda ve kuruluşunun özünde bir sosyal bakış vardır. Oysaki diğer taraftan Osman Hamdi’nin akrabası ve öğrencisi olarak düşünebiliriz, Sedad Hakkı’nınGüzel Sanatlar Akademisi’nde akademi geleneğini sıkı biçimde sürdürdüğünü belirtmiştim. Fransa ile bir tür paralellik kurarsam, Sedad Hakkı ile Maruf Hoca arasındaki bakış farkları ve hatta Maruf Hocanın askerden döndükten sonra Sedad Hakkı tarafından Akademi’ye alınmayışı anlam kazanır.

TUNA

Orhan Arda da Yıldız’da mıydı?

BATIRBAYGİL

Evet. 44 Yasası çıkana kadar hocalar Yıldız ve İTÜ’de neredeyse aynıdır. 44 Yasası ile üniversiteleşince hocalara dediler ki seçin, ya burası ya orası, ikisi birden olmaz.

Yıldız binasının dönüşümü de Emin Onat’ın ilk işidir. Bina esasında dört şehzade konağının birleştirilmesiyle gerçekleşmiştir; yapımı 1937’de biter. Çok hızlı gerçekleştirilir ve Teknik Okul olarak hizmete başlar. Nafıa Fen Okulu, Teknik Okula 1937-38’de çevrilir ve hocalar toplanır. 1958’de ise yönetici olarak Emin Necip Uzman’ın, o dönemin hocalarını topladığını sanıyorum. Zürih ETH’den mezunİrfan Hocayı, Maruf Hocayı, Süha Hocayı biraraya getirdi ve orada ilginç bir mimarlık eğitim ortamı oluştu. Anlattığım gibi okulun kökeni Fransız’dır, ama değişen konjonktürel nedenlerle Alman etkisi altında Baumeister anlayışına yönelinmiştir.

Daha sonraları YÖK’ün 1997’de bir mükemmeliyet / akreditasyon pilot çalışması oldu. Ben orada okulun koordinatörüydüm. YÖK’te gittik çalıştık, işte İngilizler, Fransızlar, Almanlar geldi, herkes kendi metodunu methediyor. Ondan sonra okuldaarşivlere girdim, çünkü eskiye dönük bilgiler içeren rapor istiyorlardı. Çok ayrıntılı bir rapor hazırlamıştım. Orada yaptığım çalışma beni geriye döndürdü. Tabii bizim zamanımızda neymiş, onu merak etmemişiz içinde yaşarken, öğrenci olarak 262 kişiymişiz. 1968’de bu öğrenci olaylarının patlamasının sebepleri belli: Öğrencilere yapılan muamele, merkezi eğitim, şikayetler, bunlar Türkiye’ye de yansıdı. Gerçi olay sonradan başka noktalara gitti, ama 1968 sonrasında ilk 10 yıl içerisinde öğrencinin 6, 7 kat arttığını gördük. Eskiden “profesörler vefat etmeden doçentinin profesör olması sözkonusu değildir” diye efsane de vardır. Toplumsal baskı var, nüfus baskısı var, bir taraftan da herkes eğitim almak istiyor. Dolayısıyla inanılmaz bir dönüşüm oldu. Akademik eğitim geldi, gelince gençler ne yapacaklarını şaşırdılar. Hocalar da öyle, çünkü doktora yapılması lazım. Bir kısım hocalar uzak durdular. Biz üç kişiydik; ben doktoramı Maruf Hocadan aldım; Emre Aysu doktorasını Teknik Üniversite’de yaptı; Semra Atabay bütün sıkıntılarına katlanarak İrfan Hocanın yanında tamamladı. Tabii bu süreç yaklaşık 5, 6 yıl aldı. Ben Maruf Hocaya yeterlilik yapmak istemediğimi, tercihimin doktora olduğunu ifade ettim. Maruf Hoca dedi ki, “Ben de bildiğimi söyleyemem, ama sonuçta birlikte öğreniriz.” Bu sözü unutamam. Öyle yola çıktık, sonra da hayli uğraştıktan sonra sonuca ulaştık. Ne mutlu ki hâlâ yaptığım tezle övünürüm.

TUNA

Yıldız’da ilk doktora tezi, öyle mi?

BATIRBAYGİL

Mimarlık alanındaki ilk doktora.Okulda lisans, yüksek lisans ve doktora üçlemesini gerçekleştiren ilk kişi de benim.Maruf Hocanın benden başka doktora öğrencisi de olmadı.

TUNA

Neden acaba?

BATIRBAYGİL

Zor.Yani tekrar ediyorum ama birincisi, o dönemde hocalarımız “akademisyen” statüsünde değillerdi. Öğretmen statüsündeydiler. Bu konuda yanlış anlaşılmak istemem. Maruf Önal akademisyen kökenli değil tabiatıyla, onlar mesleği icra eden ve mesleğini öğreten bir gruptular. Bunun sakıncalı bir yanı yok. Keşke bu yol şimdi de açık olsa. Unvanlar sonradan geldi. Onların bunu çok önemsediklerini de sanmıyorum. Unvanların gelmesi akademisyenliği bitirmiyor.Elbette bazıları daha eskiden belli dönemlerde asistanlık gibi görevler yapmışlardır, ama o dönemlerin koşulları, bağlamı çok başkadır. Bu durum 1944 sonrasında İTÜ’dekiler için de geçeliydi. Ayrıca bizlere akademik zorunluluklar getiren 1184 sayılı Yasa çok sonraları, 1968’de çıktı sanırım.Hocalarımız hizmet sürelerine dayalı olarak unvanlar aldılar. Koşullar onu gerektiriyordu. İçlerinde en eskileri Emin Necip Uzman, Mahmut Bilen ve Behçet Ünsal’dı.

TUNA

Peki, Maruf Hoca Yıldız’a geldiğinde onun hocaları, profesörleri kimdi?

BATIRBAYGİL

Şöyle anlatayım: Süreleri yetmiyor diye bazılarına doçentlik verdiler. Bir haksızlık doğduğu düşünüldü. Bölümde Behçet Ünsal, Mahmut Bilen ve Emin Necip Uzman’dan oluşanüçlü bir profesör yönetimi oluşur gibi oldu, bir sıkıntı oldu ve değerlendirmelere itiraz edildi. Maruf Önal, Süha Toner ve İrfan Bayhan hocalar hizmetlerini tekrar saydırdılar ve onlara hakları verildi. Faruk Sırmalı Hocanınki biraz daha maceralıdır, ama daha sonra hakkını hukuk yoluyla aldı. Diğerleri de zamanla mevkilerine ulaştılar, Orhan Şiper, Selahattin Çakal, Refik Şenvardar bunların arasındadır.

TUNA

Hiç düşünmediğim bir konuydu, prefabrikasyon konusunda bir çalışması olmuş mu Maruf Hocanın?

BATIRBAYGİL

Dönemin ilgi gösterdiğini söyleyebiliriz. Hocanın bir kitap için sürekli notlar tuttuğunu biliyorum. Prefabrikasyon üzerine yarışma projeleri var, Mimarlık dergisinde de yayımlanmıştı. Onun haricinde çalışma hatırlamıyorum.

Maruf Hocanın Yapı Üretimi Kürsüsü’nü kuruşu yaklaşık İTÜ’yle birdir. O zaman Yıldız Sey’i hatırlıyorum, onlar da Yapı Üretimi Kürsüsü kurmuşlardı. Orhan Safa,Emin Onat’tan sonra bizim ikinci bölüm başkanımızdır. Ondan sonra da Emin Necip Uzman gelir. Orhan Safa da bizde hocaydı 1944’lerde.

BATUR

Bizde iki kişiydi, bir de Lami Bey vardı.

BATIRBAYGİL

Lami Eser bize hiç gelmedi. Yıldız’ın bu ikinci doğuşunda, öyle söyleyelim, Turuk-u Maabirkonsepti ile bağlantısı neredeyse hiçbir zaman kopmamıştır. Yani Turuk-u Maabir İdaresi ve Fen Heyeti sonradan Nafıa Vekâleti’ne ve daha sonra Bayındırlık Bakanlığı’na dönüştü. Yıldız, bu kurumun bir eğitim birimi olarak Kondüktör Mekteb-i Alisi, Nafıa Fen Mektebi, Teknik Okul, İDMMA, Yıldız Üniversitesi ve son olarak da Yıldız Teknik Üniversitesi kimliğine ulaştı. Orada esasında bu işlerde usta olan hocaların hepsinin görev yaptığını görürüz… Bende bazı belgeler var, örneğin 1942-43 yıllığı var, önemlidir. Onların içerisinde hem mimarlıktan, hem mühendislikten bütün hocaların resimleri ve isimleri var. Doğrusunu söylemek gerekirse, Yıldız, İTÜ veDGSA’nın hocaları üç aşağı beş yukarı ortaktı. Zaten ortada fazla hoca da yoktu.

TUNA

Maruf Hocanın dekanlığı döneminde Şehircilik Bölümü var mıydı?Açılış sürecinde Maruf Hocanın tavrı ne oldu?

BATIRBAYGİL

Maruf Hoca son derece objektifti algıladığım kadarıyla. Fakültede uzun ve çok büyük tartışmalar olduğunu söyleyebilirim.Yoğun tartışmalar oldu, sonunda bir şekilde açılması kararına varıldı. Şunu söylememe izin verin: Bu, bizim kentsel spekülasyon yapımızdan kaynaklanır. Şehirciliğe giren hocaların hepsi mimar kökenliydiler. Süreçte her iki alana da hakim olmaya çalıştılar, bir ölçüde de başarılı oldular. Hem mimardılar hem şehirciydiler ve şehircilik öğretiyorlardı. Bunun avantajını belediyelerde çok kullanmışlardır, çok net söyleyebilirim. Geçiş dönemi oluşumları bunlar. Mezun olan şehirciler o yapıda değiller ve şehircilikte hocalık yapanlar da pür şehirci değillerdi. Zaten pür şehirci olmak biraz sıkıntılı konu, üçüncü boyut algısı eksik kalıyor. Onun için “kentsel tasarım” kavramı gelişti. Hibrit bir alan.Bu tartışmaların içerisinde Maruf Önal, çok net söyleyebilirim, her zaman nesneldi. Herkesi dinleyen bir yaklaşımı vardı.

TUNA

Yeni bir başlık açarak, Maruf Önal’ı yarışmacı bir kimlik olarak gerek yarışma jüri üyelikleri, gerekse katıldığı ve ödül aldığı yarışmalar ile mimarlık eğitimine nasıl bir katkı sağladığını konuşalım. Yarışmalara bir ekip olarak katılım yapılıyor, farklı yarışmalara farklı ekipler katılıyor. İlk büro zamanındaki yarışmalardan bahsetmiyorum. Yani akademisyen kimliğiyle, gençlerle beraber girdiği yarışmalara bakınca,Güven Bey siz de birlikte katılmıştınız bunlardan bazılarına, yarışma hazırlıkları bir tür demokratik katılım anlamında mı yaşanıyordu?

ŞENER

Maruf Bey ile birlikte en son proje yapma şansını ben ve Murat Şahin elde ettik. Aslında okulda asistanlığını yaptığımız dönemlerde hocanın bilgi, deneyimlerinden daha fazla istifade etmek için yarışmaya birlikte katılmak, bulunmaz bir fırsattı. Murat Şahin’in Üsküdar’daki evinde çalışmaya başladık.Maruf Bey Beşiktaş’tan motor ile Üsküdar’a geçerdi. Biz de kendisini iskeleden karşılar beraber sohbet ederek Murat’ın evine giderdik. Akşamları dağılırken de Kanaat Restoran’da yemek yerdik. Güzel keyifli sohbetlerimiz olurdu. Mimarlıkta eleştiri yaparken ya da bir tasarım üzerine konuşurken dolambaçlı anlatmazdı. Maruf Bey’e asistanlık yapmanın en keyifli yanlarından biri de buydu. Söylemek istediğini az kelimeyle net biçimde ifade ederdi. Öğrenci projelerinin kritiklerinde kalemini nadiren kullanırdı. Bilmiyorum sizin zamanınızda nasıldı, ama öğrencilere hitap ederken isimlerinin başına “Bayan / Bay” hitap şeklini eklerdi. Onları bir mimar meslektaş olarak görürdü ve bir meslektaşıyla tartışıyor havasıyla konuşurdu.

Aslında kendisiyle yarışmaya katılmış olmanın yanında, onun da jüri üyesi olduğu Expo’92 Türkiye Pavyonu Yarışması’na katıldım. Yarışma deneyimim fazla yoktu, ama yaptığım projeyi de çok beğeniyordum. Maruf Bey konuşması ile fikrimi değiştirdi, Expo yerine güzel bir büro binası yapmıştım. Sizler de bilirsiniz, genelde kolokyumlarda şöyle bir tartışma olur: Ödül alamayan ya da aldığı ödülü beğenmeyen katılımcı mimarlar, jüriyi teslim edilen proje sayısı üzerinden sıkıştırmaya çalışır, kaç proje teslim edildi, jüri üyeleri her bir projeye kaç dakika inceledi, ne kadar zaman ayırdı, o sonuca nasıl ulaştı gibi sorular.Maruf Bey jüri başkanıydı ve masa üzerine ödül ve mansiyon almış projelerin maketleri konulmuştu. Salondan birisi bu kadar kısa sürede nasıl değerlendirdiniz sorusunu şık olmayan bir şekilde sordu. Soru şekline biraz sinirlenen Maruf Bey birinci ödülden mansiyona kadar her projenin masada başına gitti ve bir bir o projenin neden ödül aldığına dair analizlerini anlattı. Salonda çıt çıkmadı ve hepimize gıpta ile dinlediğimiz güzel bir mimarlık dersi verdi. O anı hiç unutamam, hem ödül alamayan kişiler projelerinin neden elendiğini çok iyi anladı, hem de ödül alanlar projelerinin neden ödül aldıklarını. Müthiş bir analiz, önemli bir tasarım dersiydi.

BAŞDOĞAN

Ben de şöyle bir hikaye duydum,122 katılımı olan bir yarışmada, jüri üyesi olarak bütün projeleri tek tek tipolojik olarak, metrekarelerini, araç giriş çıkışları çıkarıp, el eskizleriyle analitik olarak ayrıştırıp, bunları sonunda bir sonuç çıkarma raporu olarak hazırlıyor. Bugün ben öyle bir jüri raporu görmedim.

ŞENER

Maruf Bey jürisi olduğu yarışmalarda bütün projeleri şemalarına göre gruplara ayırır, sonra bunları kağıda çizerdi. Devamında o alan için 7, 8 farklı şema üretilmişse, alan için doğru olan alternatif yaklaşımların da ödül almasına çalışırdı. Farklı tutarlı fikirleri de desteklerdi.

BATIRBAYGİL

Yarışmalarla ilgili aklıma geldi: Sedad Hakkı da yarışmalara giriyor, onlar da aynı yarışmalara giriyorlar. Sonra Mimarlar Odası kurulduğu zaman Sedad Hakkı serzenişte bulunuyor Maruf Hocaya, çünkü Oda çerçevesinde oradaki insanlara iş teklifleri, vesaireler ve yarışma teklifleri geliyor. Maruf Hocaya “Sen zaten hep Odacısın.” diyor. Çünkü Sedad Hakkı duayen, önce işler ona gelmek zorunda, gelmeyince, bazı şeyler kaçmaya başlayınca şikayet ediyor. Bunu da Maruf Hocanın kendisi, biraz da muzipçe, anlatmıştı.

TUNA

Şimdi şunu tespit edebiliriz, bu proje kısmında Sedad Hakkı’yla bir gerilim olsa bile onu çok dile getirmemiş bildiğim kadarıyla. Aydın Boysan mesela, her toplantısında Sedad Hakkı konusunda çok eleştireldir.

BATIRBAYGİL

Yok, Maruf Hoca kendini son derece kontrol ederdi. Özel sohbetlerde dinlediğim bir-iki şey var, o da bize kalacak.

TUNA

Unuttuğumuz bir konu daha var, özel okullar konusu. Özel okulların kapanması için Mimarlar Odası çok ciddi mücadele etti, Maruf Hoca da.

BATIRBAYGİL

Tutumu çok kararlıydı. Maruf Hocayı kaç yerden çağırdıkları halde asla gitmedi. Ben özel okula gitmem, dedi.Zaten Mimarlar Odası’ndaki görüşleriyle paraleldi tutumu.

TUNA

Buradan o kuşakla ilgili genel bir tespitle bitirelim. O kuşak o dönemde zaten az olan mimar sayısı içerisinde uygulamayı da, akademisyenliği de, Odacılığı da, yarışmayı da, idareciliği de üstlenmek durumundaydı. Akademisyenlik de o bağlam içerisinde değerlendirilmeli.

Hepinize çok teşekkür ediyoruz.

Bu icerik 67 defa görüntülenmiştir.