312
TEMMUZ-AĞUSTOS 2003
 
MİMARLIK'TAN

ODADAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

SORUŞTURMA 2003: MİMARLIK GEÇMİŞİNİ DEĞERLENDİRİYOR

KORUMA

DOSYA: UIA 2005 İSTANBUL KONGRESİ'NE DOĞRU

MİMARİ PROJE YARIŞMASI:
ODTÜ KUZEY KIBRIS KAMPUSÜ

  • Winchester Mimarisi
    Gürhan Tümer

    Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi,

    Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi



KÜNYE
DOSYA: UIA 2005 İSTANBUL KONGRESİ'NE DOĞRU

SUHA ÖZKAN İLE SÖYLEŞİ: İstanbul Mozayiğinde UIA İstanbul 2005

Ahmet Turan Altıner

Mimar, Mimarlar Odası Yayın Komitesi Başkanı

Mimarlar Odası’nın ev sahipliğinde yapılacak UIA Kongresi’nin önemini vurgulamak ve okuyucuları bilgilendirmek amacıyla, derginin bu sayısından itibaren “UIA 2005 İstanbul’a Doğru” bölümü sürekli olarak yer alacak. Nasıl bir örgütlenme söz konusu? Amaç ne? Beklenti ne? Kimler katılacak? UIA 2005 İstanbul Kongresi Başkanı Suha Özkan ile Mimarlar Odası Yayın Komitesi Başkanı Ahmet Turan Altıner 3 Mayıs 2003, Pazar günü UIA üzerinde konuştu.

AHMET TURAN ALTINER: 1999’da Pekin’de UIA 2005 Kongresi’nin İstanbul’da yapılması kararı alındı. Ve ilginç bir süreç, hatta serüven de diyebilirim, başladı. Suha’cığım, sen bu tablonun içine nasıl girdin?

SUHA ÖZKAN: Ben yıllardan beri hemen hemen bütün kongrelere katılıyorum. Son, Berlin dışında, hiçbirinde de Mimarlar Odası delegesi değildim, bağımsız olarak katıldım. 1983’ten beri de çalıştığım kuruluş Ağa Han Kültür Vakfı adına, mimarlık mesleğinin nabzını tutmak üzere katıldım. Bunun içinde gelişen dostluklar, ilişkiler var. Bir de bizim Ağa Han Kültür Vakfı içinde yaptığımız çalışmalardan doğan, 30 - 40.000 mimarı kapsayan bir etkileşim ağımız var.

Mimarlar Odası beni, öncelikle Bilim Komitesi’nin Başkalığı’na getirdi. Bir yıl Bilim Komitesi’nin Başkanı olarak çalışmaya başladım. Bilim Komitesi’nin başkanı olunca, Organizasyon Komitesi içinde de yer aldım. Organizasyon Komitesi içinde yer alırken, - alçak gönüllüğe kaçmadan söylemek istiyorum - kongrenin yapısının belirlenmesinde çok katkım oldu. Özellikle çok iyi bir çalışma yapmış olan Platform’un tutanaklardan nitelikli fikirleri çıkartıp, özellikle Aydan Balamir ve Sait Kozacıoğlu’nun da katkılarıyla, çok renkli, çok sesli mozaik yapısını oluşturmaya katkım oldu. Sonunda da Berlin’de UIA’nın Konseyi’ne seçildim. Konseye seçilirken yaptığım konuşma, genellikle biraz önce söylediğim, değişen çağın değişen politik değerleri üzerine yapılanmış, çok seslilik, çok renklilik, çoğulculuk temaları üzerine kurgulanmamız gerçekleşti. Sayın Doğan Kuban’ın kişisel nedenlerle başkanlık görevinden ayrılması sonrasında, bu görevi teklif ettiler, şu anda başkalığı da yürütmekteyim.

A.T.A.: Peki, İstanbul niçin, nasıl seçildi ve sen o seçim süreci içinde var mıydın?

S.Ö.: Bilinmeyenler var. Ben, Montreal’den beri etkin bir şekilde bütün lobi faaliyetlerinin içindeydim. Çünkü, bana saygısı olan, benim sözümü dinleyen değişik ülkelerden bir çok birtakım delegeler var UIA içinde. Bu etkinliği Türkiye’ye almayı o zamanlar başaramadık. Hatta Barselona olayı geldiğinde, birdenbire bir gerçeği anladık ki, kongreyi düzenleyecek UIA’nın üyesinin finans kaynağı çok önemli. Üyelerinin finans kaynağı olmasının nedeni de, Montreal’de belgelendi: Katalanlar Barselona’da 500.000 dolarlık bir çeki çıkarıp Genel Kurul’a sundular. İşte, “Bizim ülkemiz de destek oluyor” dediler, UIA her şeyi unuttu, delegeler her şeyi unuttu, “Bu risksiz operasyon” denildi ve önceden Madrid’de yapılmasına karşın, görev Barselona’ya verildi. Oysa, Madrid’de daha önce yapılmıştı, yani coğrafik dağılım ve dengeler açısından sakıncalı bir seçimdi: Ama böyle oldu.

Bu son olay gelmeden önce, benim o zamanki Turizm Bakanı Erkan Mumcu’yla kişisel olarak birkaç ilişkim oldu. Kendisi kültür turizmine önem veren bir insan olduğu için, ben bu konuyu ona açtım, dedim ki: “Bu kültür turizmine önem veriyorsanız, bu tür kongreleri Türkiye’ye getirmek lazım.” Miktarında yanılmış olabilirim, ama hatırladığım kadarıyla, benimle konuşmasından sonra o zaman Mimarlar Odası Başkanı olan Sayın Oktay Ekinci’ye kongrenin hazırlığı ve UIA’nın harcamaları için Tanıtma Fonu’ndan yüklü bir çek verdi.

Çin’de İstanbul, bir bakıma kıl payıyla kazandı. Ben Pekin’e gidemedim, kendi toplantılarımla çakışmıştı. UIA Kongresi’nin en önemli başvurucuları, en güçlü başvurucuları büyük parayla geldikleri için etkinler, özellikle Japonlar. Pekin’de Nagoya adaydı, Berlin’de de Tokyo adaydı. Bu işi İstanbul Nagoya’dan aldı, Torino da Tokyo’dan aldı. Orada yapılmış iyi bir lobi çalışması var, çünkü yılların emeği var.

A.T.A.: İstanbul 2005 Kongresi’ni “mozaik” kavramı çerçevesinde kurguluyorsunuz...

S.Ö.: Ahmetçiğim, Berlin’deki sunum sırasında -bu işi Türkiye’nin almasının üzerinden 3 yıl geçmiş durumdaydı- bizim meslek yaşamımızın bir portresi, bir dökümü olarak, şöyle bir politik saptama yaptım: Yüzyılın başında Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda, insanlar birbirlerini özellikle bu kıtada savaşlarla, Avrupa’da, milyonlarla öldürdüler. İkinci yarıda milyonlarla öldürmeyi engellemek için olmalı, kutuplaşmayı yeğlediler. Her işin içinde kutuplaşma vardı. Kuzey-Güney kutuplaşması, mavi-kırmızı kutuplaşması, komünist-kapitalist kutuplaşması, az gelişmiş-çok gelişmiş kutuplaşması, Doğu-Batı kutuplaşması, merkez-çevre kutuplaşması gibi. Birçok politik sistem enerjisini bu kutuplaşmadan aldı. Sürekli olarak düşmanlıklar üzerine kurulmuş bir dünya düzeni vardı. Aslında bugünlerde yeniden gündeme getirilmek isteniyor.

Ama insanlığın değerleri 1968 Devrimi’nden itibaren değişti. 1968 Devrimi’nden itibaren, kutuplaşmanın sürmesine rağmen politik söylem daha farklı değerler üzerine kuruldu. İnsanlar katılım istiyor, her olayın içine katılım, sorumluluk almak, paylaşmak istiyordu. Katılımın arkasından partner kavramı geldi, onun arkasından sürdürülebilirlik, sonra yeşil geldi, hatta yeşil politik bir eylem oldu, çevrecilik onların alt konusu olarak gelişti. Onun ötesinde çevreci kullanış ya da “recycling” (yeniden kullanım, çevirim) dediğimiz değerler etkinlik kazandı. 30-40 tane insanlık sorumluluğu taşıyan hemen herkesin benimsediği yeni politik değer ortaya çıktı.

Bu yeni politik değerlerin gelişmesi sürecinde, özellikle, 1992’de Rio’daki Çevre Konferansı’nda Ronald Reagan buna karşı çıktı ve komik duruma düştü. Çünkü, bütün insanlık ve insanlar bu değerleri o kadar çok paylaşıyordu ki, buna karşı çıkmak bir tür enayilik olarak addedildi. Sonra ABD, bu Rio değerlerini adapte etmek durumunda kaldı.

“1991’den sonra Sovyet İmparatorluğu çöktü” diyorlar, ama bence aslında çökmedi, politik karar değişikliğine uğradı. Politik karar değişikliğinin içinde kendini bir şekilde özgürleştirince yapay kutuplaşmalar yok oldu ve bu yeni dünya düzeninin değerleri birdenbire egemen oldu. Şu anda dünyada politik değerler çerçevesinde, yani “katılım”, “etnik çok seslilik”, “özgürlük”, “sürdürülebilirlik”, “yeşil” dediğimizde, hiçbir insanın etik açıdan “Hayır, ben seninle aynı fikirde değilim” diyecek bir ortam yok; yani insanlar bir tür politik uyum (consensus) buldular.

Biz, UIA Kongresi’ne buradan yola çıktık. Çünkü, Türkiye’de bu politik uzlaşma, gizil olarak var, ama açık olarak yok. “Biz bu değerleri nasıl yüceltebiliriz?” diye düşündük. Kongreyi bir mozaik olarak düzenlersek, mozaiğin içinde her türlü ses, her türlü renk, her türlü özgürlük bir araya gelir. Mozaiğin de en güzel alıştırması ya da metaforu bize “pazar yeri (grand bazaar)” olarak geldi. Zaten önceki toplantılarda seslendirilmiş, yani Raci Bademli’nin bulduğu ve önerdiği bir temadır. O çerçeve içinde “pazar yeri”ni önce tema olarak alırken, birdenbire o kadar güçlü geldi ki, biz “Bu ‘pazar yeri’ni kongrenin strüktürü olarak yapalım” dedik. Kongrenin şu an Türkiye’de oluşmasının temel strüktürü bu “pazar yeri” alıştırması çerçevesinde çok sesli, çok renkli, özgürlükçü çevre bilinçli, olumlu toplum değerlerinden oluşan bir dünya düzeninin mimarlık aracılığıyla İstanbul’da kucaklanmasıdır. Biraz uzun oldu, ama kongrenin felsefesi benim gördüğüm kadarıyla bu ve benim içinde olmamın nedeni de bu zaten.

Spot 1: Kongreyi bir mozaik olarak düzenlersek, mozaiğin içinde her türlü ses, her türlü renk, her türlü özgürlük bir araya gelir. Mozaiğin de en güzel anıştırması ya da metaforu bize “pazar yeri” olarak geldi.

A.T.A.: Peki, UIA İstanbul 2005’te ne gibi etkinlikler olacak?

S.Ö.: Düşündüğüm yapı şöyle: Bir kere Uluslararası Mimarlar Kongresi’nin esas çekici unsurları, manyetik unsurları şöhretli mimarlardır. Bunların 8-10’nundan söz almış durumdayım.Jean Nouvel, Hans Hollein, Zaha Hadid, Charles Correa gibi...

Benim düşündüğüm yapılanmada, sabahleyin herkesin katıldığı, yani binlerce kişinin katıldığı esas manyetik unsurları çeken bir ya da iki konferans olacak; bu akşam yinelensin. Yani Esma Sultan Yalısı’nda, Açıkhava Tiyatrosu’nda ya da başka yerlerde olabilir. Akşamki bir kültür olayıyla devam etsin. Sabahki de, pazar yeriyle devam etsin, yani sabahki konferans saat 12.00’de bitsin, 12.00’den sonra herkesi pazar yerine alalım. Pazar yerinin de ne olduğunu anlatacağım. Bu pazar yerinde mimarlar, yapı malzemeleri, yayınlar, yiyecek, içecek, müzik, söyleşi hepsi birlikte olsun. İnsanlar yemek yerken öğrenecek, öğrenirken birasını, kolasını içecek ve bunu yapmak için Teknik Üniversite’yle, Açıkhava Tiyatrosu ve Kongre Sarayı arasındaki alanı kapatıp bir pazar yeri yapısında ve tadında düzenlemeyi düşünüyoruz.

HABİTAT’taki gibi, ama sirkülasyon için değil, pazar yeri açmak için. Bir kere herhangi bir sergi alternatifinden çok daha fazla kiraya verecek yerimiz var. Çünkü, her ünitenin bir kaç dolara kira verildiği, gelir kaynağı olan elemanlar. Bunun içinde hem hizmeti, hem bilgi sunuşunu birlikte tutmak istiyoruz.

A.T.A.: İstanbul’un kendisi bir pazar yeri. “Pazar yeri” deyince aklıma, Mısır Çarşısı, Mahmutpaşa geliyor. Niçin bütün olayın kendisi oradayken, bütün yapı oradayken burada yeni bir pazar düşünülüyor? Öyle bir yaşayan dokuda bulunamaz mı öyle bir kaynak?

S.Ö.: Şöyle şeyler var: Bu Mimarlık Kongresi’nin ana gelir kaynağı kayıt ücretidir. Kayıt ücreti olarak kaydolan kişiler kayıt oldukları zamana göre 300-400 dolar veriyorlar. Ayrıca onların öncelikle katılacakları etkinlikleri belirlemek gerekiyor ki, bu para alınabilsin. Fakat, bu bitmiş değil, biz Şişli Belediyesi’yle, Beyoğlu Belediyesi’yle, Büyükşehir Belediyesi’yle bunu ayrıntılı konuştuk, “Bütün sivil toplum örgütlerini, yani kente, mimarlığa yönelik ne kadar kuruluş varsa, bir panodan 100 panoya kadar, sokakları sorunsuz, yani ahlak standartları içinde, yasalara saygılı kente mimarlığa yönelik ne kadar düşünce varsa gelsin burada sergilensin” dedik. Bu düşüncemiz destek buldu, yani senin dediğin örnekteki Mısır Çarşısı, İstiklal Caddesi aksı vesaire, hepsi bunun içinde zaten. Ama kongrenin ana katılımının değil, Türkiye’nin katılımcılara ve kendine sunduğu bir olay olarak…

İkinci bir olay şu: Bu Mimarlar Kongresi’nde en önemli sorun; gidersin oraya, biliyorum oradasın, “Ahmet neredeydi?” dersin. “Bugün gelmedi, katılmayacak galiba”, ertesi gün gidersin, “Ahmet’i gördün mü?”, “Sabah gördüm, otobüsten iniyordu” filan gibi şeylerle devamlı konuşmak, görüşmek istediğim insanları kovalamak durumunda kalıyorum. Benim de erişmek istediğim mimarlar grubu, belirli mimarlar grubu olduğu için, ben mesai arkadaşlarımla giderim. Konuşmak istediğimiz kişileri bulmak, toplanıp konuşmak için özel çaba harcarız. Bunu önlemek için 150-200 bilgisayar istasyonu, aksesuarı, monitörü olan bir bilgisayar ağı ve intranet sistemi kurmak istiyoruz. Her delegenin bir web sitesi olacak. Her delegenin bir ajandası olacak, o ajandaya girmek isteyenler, oraya e-posta yollayacaklar. Web sayfası olan kişilerle özel olarak buluşacak, buluşamıyorsa alternatif gösterecek. Bu iletişimi daha da hızlandırmak için cep telefonu şirketlerinden biriyle sponsorluk anlaşması yaparak, her delegeye bir çip vermeyi düşünüyoruz. Katılımcının bir telefon çipi olsun. Herkese doğrudan erişelim. Üzerinde 4-5 kontör olabilir, önemli değil, ama alıcı uçta daima bir unsurumuz olacak.

Üçüncü yönünden bahsedeceğim: Son 10 yılın gelişen en büyük toplu, ama konulu, bir bakımı spesifik iletişim yöntemi çok güzel bir olay, yani “chat room” olayıdır. Birbiriyle ilgilenen ya da bir konuyla ilgilenen ya da bir şeyi kafaya takmış insanlar onu işliyorlar. Zaman zaman çok öznel, kişisel vesaire, zaman zaman çok teknik ve içerikli. Ben bu kavramı, bu kongreye getirmek istiyorum. Ama “chat room” derken, yani “söyleşi odası” derken, söyleşi ve odası, yani sanal bir ortamda değil. Bunun için Teknik Üniversite’de 40 ila 70 arasında sınıfa ayırmayı düşünüyoruz. 30-40 kişilik sınıfa…

Spot 2: Her delegenin bir web sitesi olacak. Her delegenin bir ajandası olacak, o ajandaya girmek isteyenler, oraya e-posta yollayacaklar. Web sayfası olan kişilerle özel olarak buluşacak.

A.T.A.: Yani “chat” kapı girsin konuşsun...

S.Ö.: 210 ayrı seansı bir araya getirebiliyor ve bunlar büyük özgüven, konuşmak isteyen, öğrenmek isteyen insanlar. Bu promosyon için de kullanılabilir. Yani yeni bir kitabın, ürünün lanse edilmesi gibi.

Üçüncüsü, moleküler katılım. Yani, insanın vakti yok, buraya gelmeye niyeti belki var, belki yok, ama söyleyeceği bir laf var; zihnini kurcalayan, içini karartan bir konu var, o konuda bir şey söylemek istiyor. Bunun için de, Konferans Vadisi boyunca poster modeli düşünüyoruz. Sürekli olarak düşündüğünüz, temalarına göre ayırıp en az 500 kadar standart boyutlarda basılmış afişin konulduğu bir duvar gazetesi gibi. Bunun bizim umduğumuz önemli olayı çok daha fazla bir katılım çekeceği, çünkü genellikle bildirisi olan, posteri olan insanlar, “Bu konuya eğilip bakayım, nedir?” diyorlar.

Kritik noktamız, 5.000 kişiyi çekersek, bu işi yüzümüzün akıyla yapıyoruz, 7.000 kişiyi çekersek daha çok hizmet verecek bir güce erişiyoruz.

A.T.A.: Peki, bu kadar büyük, uzun bir şeyde o posterlerin, gelip-geçenlerin dikkatini çekmesi çok zor değil mi? Yoksa, o üniversitelerde olduğu gibi, herkes kendi posterinin önünde mi duracak?

S.Ö.: Kendi posterinin önünde duranlar oluyor tabii. Fakat tematik olarak konulduğunda, birbirlerine eklemeye başlıyor. Bir konu sürekliliği düzeni olacak. Bizim şansımız, şimdiye kadar UIA hiçbir kongresinde çağını yakalayamadı, çağının çok gerisine düştü. Benim düşüncem, bizim orada 500 posterimiz varsa, bunu 3-5 tane cd ye sıkıştırmak sorun değil. Kısacası katılanlar izleyebildiğini izlesin, gördüğünü görsün, kalanını koysun cebine, gitsin. Bunların hiçbiri artık sorun değil, hatta paralı yada parasız daha sonra yaygın etkileşim için internete de açılabilirler.

Dolayısıyla, bu kongreyi geçici bir şey olarak görmüyorum. Bir olayın çıkış noktası bir başlangıç futbol terimi ile “degaj” olarak görüyorum. Eğer, iyi bir yere gelirse, Mimarlar Odası’nın patronluğunda yıllarca sürebilir. Bunu, bir bakıma 2005 İstanbul ruhu olarak düşünüyorum ve olmuştur da. Bir takım UIA Kongreleri’nde değil, ama bir takım kongrelerde, mesela Atina’da Venedik’te çıkan bildirgeler, “charter” dediğimiz konularda, mimarlık tarihinin önemli referans noktaları, mihenk taşları olarak kalmıştır. Bunu, İstanbul’da da en azından sınırlı bir ölçekte yapabiliriz.

A.T.A.: “Böyle bir kongrenin Türkiye mimarlığına katkısı ne olabilir? Hangi değişimleri başlatacak?” diye bir soru hazırlamıştım. Böyle bir kongre sence hangi değişimleri başlatacak?

S.Ö.: Benim buradaki en büyük kaygım ve sürekli olarak kendi mesleğimle, dostlarımızla, mimarlarla en büyük gerilim noktamız, biz kendi kendine konuşan bir toplumuz ve kendimizi çok seviyoruz. Kendimizi çok beğeniyoruz, oysa bugün Türkiye'de modern mimarlık literatürüne geçmiş tek eser yok. Yıktığımız halde, deforme ettiğimiz halde, hâlâ Şevki Balmumcu’nun yıktığımız Sergi Evi’nden bahsediyoruz, şu anın ötesinde olan bir yapı olarak. Hala, Bruno Taut’un Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesini öne çıkarıyoruz, halbuki orada önemli olan Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi değil, Bruno Taut’un son eseri olduğu için, en büyük eseri olduğu için. Bakarsan, hep Batı değerlerinin güdümünde giden ve onları iyi yapmanın bir devrim olduğunu düşünen Türk mimarlığı, içeriden bir sentez oluşturmaya çalıştığı için Sedat Hakkı Eldem’e bile çok nankör davranmıştır. Ama onun da kendi içinde şizofrenik durumları var, bir yandan da çağdaş mimarlığın kesici yüzünde olmaya çalışmış ve saire.

O tartışmalara girmeden… Benim, burada gördüğüm olay, Türk mimarlarının kendilerini sunacakları, deneyecekleri ve yabancı mimarların geldikleri ortamla bir referans oluşturacakları etkileşim olur.

A.T.A.: Peki, kongre hakkında İstanbul’un mülki ve yerel üst yöneticilerinin tavrı ne?

S.Ö.: Bunu da söylemek istiyorum: Başta İstanbul Valisi Muammer Güler, Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, Şişli ve Beyoğlu Belediye Başkanları, Mustafa Sarıgül ve Kadir Topbaş herhangi bir politik çekince koymadan, “Bu Türkiye'nin projesidir, biz bunun içinde sonuna kadar varız” diyerek kenti açmış durumdalar. Zaten yapacağımız iş, İstanbul kentine ve onun yönetimine rağmen yapılacak bir şey değil. Ancak birlikte gerçekleşebilir.

Projenin başında, zaten Süleyman Demirel’in bir davet mektubu vardı, şimdiki Cumhurbaşkanımızın sekreteryası izliyorlar, bu işin içindeler yani. Türkiye'de, en üst düzeyde sahiplenilmiş bir devlet projesi olarak görüyoruz bunu, ama yapımı şimdiye kadar olan UIA Kongreleri’nin hepsinden farklı, çünkü hepsinin temelinde kuru, didaktik bir unsur var. Meşhur mimarları getirirler, ama “Onlar da kendi numaralarını yapıyorlar” deyip, bir kenara bırakırlar. Kongrenin, Mimarlar Birliği’nin ajandası farklıdır, onu bir bakıma izleyebilir. Biz, bunu, değişik yapılamayla sorgulamak istiyoruz.

A.T.A.: Tekrar dönüyorum: Strüktür “pazar yeri”, ana tema nedir?

S.Ö.: Ana tema konusunda zorluklarımız yok da, kararsızlıklarımız var. UIA, Brezilyalı Jaime Lerner’i, birkaç oy farkla başkan seçerek, onun gündemini benimsediğini bir şekilde belirtmiş oldu, ama bunun içerisinde sancılar da var. O sancılar da birinci dünya-üçüncü dünya kutuplaşması sancıları. Bu, İstanbul’da bir şekilde çözülebilir. Jaime Lerner’ın da kendine, tema olarak değil de, misyon olarak gördüğü şey, “kentleri kucaklamak”, “celebrating cities.” Bu, çok etkin, hoş bir proje, ama Lerner’ın kendi projesi.

A.T.A.: “Celebrating cities” Lerner’ın kendi projesi. Yani, şahsi bir şey mi demek istiyorsun?

S.Ö.: Hayır, misyonu dedim. Lerner’i belki bunun içinde profil olarak girmekte yarar var. Lerner, büyük sorunların, küçük çözümlerle çözülebileceğine inanan bir adam, yani tam anlamıyla bir düşçü. Bir kere, temelinde gönüllü bir adam ve insanların katılımının, çözümün yüzde 90’nı olduğuna inanan bir adam. Yaptığı olay şöyle: Bakıyor, belediye başkanı olduğu Curitiba kenti Ankara gibi, 300 binden 2.5 milyona erişmiş bir kent, birden bire tıkanmış. Metro yapacak yer yok, zaman yok; otobüs sistemini çalıştırırsan bu iş yürür diyor. Otobüs sistemini nasıl çalıştırırsın? Otobüsü metro gibi düşünüyor. Yani, otobüs duraklarına geldiğinde biletini ödemiş, paranı vermiş, içeri girmiş olacaksın. Otobüslerin kapılarını yanaşan köprülü tasarlatıyor. Normal kapıların iki misli bir iniş biniş geçidi oluşuyor. Geniş kapılı otobüsler inşa ediliyor. Kapılar açılıyor, otobüsle durak bir seviyeye gelince bu köprü iniyor, tekerlekli, çocuk arabalı, sakat insan ve saire, eskiden 45 saniye olan olayı 10 saniyeye indiriyor ve otobüsler, daha hızlı hareket etmeye başlıyorlar. Fakat ne oluyor; insanlar korkuyorlar. Eğer sakatsan asansörle çıkıyorsun, çıkarken turnikeden para veriyorsun falan; insanlar eski otobüsü tercih ediyorlar. Bu daha verimli olduğu halde korkuyorlar. Çekinme, sosyal benimsememe olayı var.

A.T.A.: Tanıtılamıyor mu bu iş?

S.Ö.: Bütün mesele o. Bir yerde bir sorun var. Nasıl çözülebilir? Otobüs biletinin üzerindeki numaralara piyango niteliği getiriyor. Her gün armağanlar veriyor. Millet ilk önce, otobüse binmek yerine, otobüs bileti almaya başlıyor. Çünkü, piyango daha önemli ve heyecanlı. Sonra bakıyorlar, bilet var, “Bir de binsek, ne olacak?” diyorlar; alışıyorlar. Bu otobüs sistemi, optimum kapasiteye gelip, insanları taşımaya başlayınca bir rahatlama oluyor. Lerner, o zaman, çöp olayına eğiliyor. Çöp olayı nedir?.. En önemli olay, moleküler kısmı, yani çöpün toplanması. Noktalar koyuyor, büfeler koyuyor, büfelerden plastik torba alıyorsun. Plastik torbayı, çöple dolu olarak geri getirdiğinde, sana bir otobüs bileti veriyor. Ne oluyor? Millet, birbirinden çöp çalmaya başlıyor, çünkü bilet alınca, ümit olarak hem işine kolay erişim şansın var, hem de bir servete erişime şansın. Kent için ümit satıp hizmet alıyor.

Toplumun içindeki birtakım psikolojik devinimleri kullanıp, çevrenin iyileşeceğine inanıyor. Her ülkede olduğu gibi, çok başarılı belediye başkanlarını vali yapıyorlar; Lerner, Parana Valisi oluyor. Parana Valisi olunca “İnsanlar, kültüre gitmezler, kültür insanlara gitmeli” diyor. Uzun yan duvarı açılan otobüsler yapıyor, bunların bir tanesi bale gösterisi yapıyor, öbürü tiyatro, diğeri senfonik konser. Otobüsün diğer 5 yüzeyi sahneyi oluşturuyor. Açılan yer platform oluyor. Kamyonlarla getirilen sandalyeyi dağıtıyorlar. İnsanlar, birdenbire bu otobüsleri beklemeye başlıyor. Kültürün sahipliliği. Enerji üreten santrallerin içinde çok büyük mekânlar var, hangar gibi ve hiçbir şekilde kullanılmayan, dramatik derecede güzel mekânlar. Adam, “insanlar niye bu mekânları yaşamasınlar?” diyor, mühendisliğin eriştiği, önemli, katedral türü mekânlar. Girmesinde bir sakınca var mı? Yok. Niye girmiyor? Çünkü ilginç bir şey yok. Brezilyalı heykelcilere bunların içine, olağanüstü büyük ölçeklerde heykeller ısmarlıyor. İnsanlar, sırf o merakla geliyorlar, hem heykelleri, hem mekânları izliyorlar. Jaime Lerner, şuna inanıyor: “Büyük operasyonlarda, daima ölüm riski vardır, halbuki birçok problem akupunkturla da çözülebilir” diyor.

“Celebrating cities” yani kentleri kucaklamak dediği olay, insanların en büyük gelişimlerinin şehir olduğu varsayımıyla hareket eden, çünkü üretim ilişkilerinin farklı boyuta eriştiği, en dramatik olayın o olduğu varsayımı ile ortaya çıkan bir şey. Bunu, tema olarak alabiliriz. Bunu İstanbul’da tartışmamız gerekiyor. Onun dışında birçok alt temamız var.

A.T.A.: Yani, o konuda belirsiz misiniz? Kemikleşmiş bir ana tema yok.

S.Ö.: Üzerinde anlaşılmış bir strüktür var, üzerinde anlaşılmış bir tema yok. Üzerinde anlaşılmış bir tema var, fakat henüz erken. Bunun da nedeni de, buna Bilim Komitesi karar veriyor.

A.T.A.: Peki, katılma gelelim. Sen ne düşünüyorsun? Kim gelecek? Kimler katılacak?

S.Ö.: En başarısızı Kahire idi, sanırım 1.000 kadar kişi geldi, çünkü organizasyonu çok kötüydü, hiçbir şey yapılmadı. Organizasyonun kötülüğünden çok kişi kongreden kaçtı. Turizm yapmayı yeğledi. Brighton da başarısızdı, çünkü Brighton, ideolojik olarak çok keskin bir içerikle girdiği için mimarları küstürdü. Mesafe faktöründen dolayı Montreal, parasal olarak zarar etti, ama kongre olarak çok başarısız olduğu söylenemez. En başarılısı, geçtiğimiz yıllarda Pekin ve Barselona. Barselona özellikle çok önemli, çünkü Barselona bütün işi yıldız sistemiyle temellendirmişti.

Barselona yıldız mimarlara özellikle üst görünüm verdi, dolayısıyla öğrenciler büyük miktarlarda akın edince, konferans salonundan spor salonuna, spor salonundan stadyuma giden, şehrin meydanlarına taşan etkinlikler oldu. Gelenler de bunu, bir tür kendi gösterilerine falan çevirdiler. Peter Eisenman sahneye Barselona formasıyla çıkmıştı. Böyle farklı olaylarla, kendi sevgilerini de dillendirdiler. Tam bir gösteriye dönüştü. Biz, Barselona’nın örgütleyicisini bizim Organizasyon Komitesi’nin içine alıyoruz, çünkü düşündük, başarısız kongrelerden adam alıp, onların başarısızlığının nedenini öğrenmenin de anlamı yok. Başarılılardan, başarının sırrını öğreniriz diye onu koyacağız. Pekin de öyleydi, hem yüzyılının içinde olduğu için, hem de içinin açılımıyla ilgili farklı beklentiler vardı. Bu iki başarılı kongreyle, diğerlerinin hemen hemen hepsi zarar etmiş kongrelerdir.

Benim beklentim, eğer iyi bir duyuru yapabilirsek, 7.000 delegeyi geçebileceği yönünde.

A.T.A.: Bunları UIA ve UIA dışı olarak bölersen kaç kaç olur?

S.Ö.: Türkiye’den büyük bir katılımın geleceğinden eminim, ama bu katılıma 400 dolar verip de kongreye üye olacağından emin değilim, çünkü yerel standartta düşünülmüş bir fiyat yok. Biz, bunu sağlamak için günlük bilet sistemi uygulayacağız. İnsanlar hiç değilse bir günlüğüne girebilsin. UIA, bu 400 dolarlık kayıtlı insanların dışında başkalarının girmemesi konusunda çok katı, bütçesinin bütün kazancı o olduğu için bundan kesinlikle taviz vermek istemiyor. Dolayısıyla biz ne kadar istesek, kongre alanını içine, kongrenin faaliyetlerini açamıyoruz. Dolayısıyla dışarıda farklı bir olay yapalım diyoruz, ondan da bizim katılım kazanacağımız bir gerçek, ama para kazanmayacağımız başka bir gerçek; orada bir açmaz var.

A.T.A.: Türkiye'den bir kişi, 400 doları verdiği zaman ne kazanıyor? Ne yapacak? Bir mimar veya meraklı bir gazeteci veya birisi 400 doları bastırdı, “İçine gireceğim bunun” dedi; ne olacak? Mimar değil, olayın içinde değil, bir kitabı, bir projesi yok, hiçbir şeyi yok, ne yapacak orada?

S.Ö.: Dediğim pazar alanı dışında, eş zamanlı oluşumlardan yatay kesitler alacağız. Yani, bir ortama girdiğinde, o saatte nelerin olduğunu izleyecek, öyle bir program yapacağız. Yani, bir mimarı mı görmek istiyor? Bir yapı malzemesinin tanıtımına mı katılmak istiyor? Kitap mı satın almak istiyor? Yoksa çok önemli bir konferansı mı dinlemek istiyor? Buna kendisi karar verecek, zaten zor olan kısım bu. Dışarıdan gelen insanlar, delegeler dağılmıyor, bir bakıma tutsak. Geldikleri anda kongreye giriyorlar ve kongrenin parasını verecekler. Ben de bir kongre ilan edildi mi, diğerlerine üye olmalıyım, çünkü ilk sene kaydolursan 300 dolar veriyorsun, son sene kaydında 400 dolar veriyorsun. Örneğin benim gibi nasıl olsa gideceğini bilenler önceden kaydolur. Böylece birkaç kişi de bedavaya geliyor doğal olarak.

A.T.A.: Yani 2004’te üye olursak 300 dolar mı veriyoruz?

S.Ö.: Evet. Bunu sağlayacak mekanizmalar olduğu için, gelen insanlar zaten buraya girmek için bunu vermek zorundalar ve bunun çoğu da kurumsal katkıdır. Yani gönderilen kişilerdir. Bireyler de bunu ceplerinden verirler, çünkü bu olay onlar için değer.

A.T.A.: Yani, ticari kuruluşlar falan gibi mi?

S.Ö.: Tabii. Sonra, katılımı sponsor eden kuruluşlar var. Mesela, Türk müteahhitlerin Kazakistan’da, Türkmenistan’da, Azerbaycan’daki mimarların katılımını sponsor ettiklerini, desteklediklerini gördük. Mimarlar Odası, buraya katılmaları için, kendi delegelerinin kayıtlarını öder. Yani, sonunda gelen kişinin, bu üst kurulun yaşaması için yaptığı katkıdır aslında. Onun karşısında aldığı da, kitap alır, broşür alır, konferans izler, hoş ve nitelikli vakit geçirir. Şunu söyleyeyim: Ciddî olayların hepsi paralıdır burada. Biz, onu azaltmaya çalışıyoruz, ama ne kadarını yapacağımızı bilemiyorum.

A.T.A.: Mesela bir sinema gösterirsen, parayla sokacaksın, öyle mi?

S.Ö.: Daha da kötüsü... Mesela, Frank Gehry konferans verecekse, belki izlemek isteyen 7.000 kişi var, bizim 3.000 kişilik salonumuz varsa, girişi ücretli yapabiliriz. O paraya konferans arkası yemek verebiliriz. Bunlar, yazılması gereken şeyler değil de senin bilgin için söylüyorum. Açılış ve kapanış kokteyli bedavadır, onun dışındaki her spesifik olaya bilet alırız. Mesela, Ken Yeang’in konferansı vardı, 2.000 kişi biletli girdi, 50’şer euro verdiler mesela.

A.T.A.: Peki, o konuşmacılar bundan para alacak mı?

S.Ö.: Zaten konuşmacıların ikna edilmesi için, ceplerini de düşünmek gerekiyor. Mesela, Uluslararası Mimarlar, böyle bir olayın sırf içinde olmak için bedava konuşanları da var, fakat 20.000 dolardan aşağı kıpırdamayanları da var.

A.T.A.: En pahalısı hangisi?

S.Ö.: Benim bildiğim, şu anda en pahalı konuşmacı Frank Gehry.

A.T.A.: Peki, sizin organizasyon biçiminizin yavaş gitmesi, istediklerinizin hızlı olmaması gibi ne gibi duyguların var? Yani, sen burada tek yönetici, en önemli yönetici ve birinci yönetici olarak, bütün olayda adın ne oluyor, senin fonksiyonun?

S.Ö.: Ben, Türkiye mimarlık camiası adına, buna Mimarlar Odası dahil, uluslararası ortamı ve kamuoyuna her açıdan, hem etik, hem bilimsel, hem finansmandan sorumlu kişi oluyorum. Bu, önemli bir sorumluluk, fakat işler yavaş yürümüyor.

A.T.A.: Buna ne ad verirsin? Amerikanca’da veya İngilizce’de buna, bu tarza ne deniliyor?

S.Ö.: “President of The Congress”

A.T.A.: Ama, “president” genellikle tepedeki adamdır, ama bir de sen, burada, anladığım kadarıyla işin organizasyon biçimlendirmesinden, yani tümünden sorumlu gibi bir durumdasın.

S.Ö.: Ama büyük destekler var, alt komiteler var, insanlar var, tek başıma değilim. Orada bir yapı var, ama sonunda, bu komiteler arası. Bunun üzerinde bir de UIA’nın getirdiği, Jaime Lerner’ın başkanlık ettiği başka bir komite daha var. Onun için de İstanbul Belediyesi ve Valiliğinin temsilcilerinin de olduğu bir Kongre Kent Konseyi de var. Yani, oldukça çapraşık çok sorumluluk kurulları olan bir yapılanma. Biraz çetrefilli diyebiliriz. Ama öyle yapılanmış. Değiştirmek olası değil.

A.T.A.: Bu çok zor, değil mi?

S.Ö.: Tabii, her şey zor, ama böyle bir yapılanma olmazsa, yolu kapatamıyoruz, çünkü yolu belediye kapatamıyor, valilik kapatır, güvenliği valilik sağlar, ama “Poster asacağım” diyorsun; eğer “Poster asacağım” dediğin ortamda, belediyeyle rüsum konusunda anlaşmamışsan, o posterin de sana olan maliyeti 10 dolarsa, 10 dolar da rüsum veriyorsun, dolayısıyla iş negatife dönmeye başlıyor. Katılımı finanse eder duruma geliyorsun.

Bu konularda büyük şehirlerimiz var. Bana sorarsan, kayıp zaman diye bir şey yok, ama sadece düşünce üretilen, hiçbir şekilde lojistik konulara eğilinmeyen 3 yıl var. Bu 3 yıl bence kayıp değil, ama çok iyi kullanılmış bir 3 yıl da değil. Giden zaman, iyi zaman, çünkü Bilim Komitesi’nin 5 Türk üyesi belirlendi: Doğan Hasol, Aydan Balamir, Köksal Anadol, İlgi Aşkın Yüce, Harun Batırbaygil, Hasan Şener’den oluşan bir grup.

A.T.A.: Yani, biraz akademisyenleri de almışsınız buna.

S.Ö.: Şöyle: Katılımı sağlamak için ve kredi limitini artırmak için, mantık olarak yapı sektörünün çok ciddî bir şekilde içinde olması lazım, fakat biz, yapı sektörünü seçerken, ruhen on yıllardır gönüllü iş yapmış iki önemli kişiyi seçtik: Doğan Hasol ve Köksal Anadol. Bunlar, en olmayacak ortamlarda, hiçbir şey beklemeden yıllarca gönüllü olarak iş yapmış insanlar. Yani, yapı sektörünün temsilcileri değil, yapı sektörünün üzerinde başarılı olan mimarlık temsilcileri. Teknik üniversite, bizim için çok önemli bir odak noktası. İstanbul’daki diğer okullar da önemli. Bu seçim, Danışma Kurulu’nda eleştiri aldı, ama ben, bu eleştiriye hiçbir şekilde katılmıyorum. Bence çok iyi nitelikli ve “gönüllü” bir kurul.

A.T.A.: Organizasyonun biçimi nasıl?

S.Ö.: Organizasyonun biçimi, bilimsel bir mimari olarak, tümüyle özgün, özerk ve UIA ile Türkiye'nin birleştirdiği bir komite çerçevesinde yürüyen bir şey, ama lojistik destek ve çözüm tümüyle profesyonel katkılarla yapılan bir turizm ve kongre.

A.T.A.: Ama, senin organizasyonunun biçimi nasıl, yani nasıl bir ekibin var? Yatay, “delegation” gibi bir yöntemin mi var, yoksa yukarıdan aşağıya doğru ağaç biçiminde mi yürüyorsun? Nasıl yürütüyorsun?

S.Ö.: Yatay, yani, tümüyle bir sorumluluklar ağı şeklinde gidiyor, bunun yarattığı bir karmaşa da var, ama bu tür, insanların gönüllü çalıştığı ortamda otokratik sistem yürümez, çünkü kimse kimseye emir veremez. İnsanların, benimsedikleri işleri üstlenmeleri gerekli. Dolayısıyla, Organizasyon Komitesi’nde sürekli olarak, insanların işleri üstlenmesine yönelik bir şey çıkarıyoruz. Bunun için de şimdiye kadar parasal çıkarı olan kişiler yok, ileride onlar da olacak, ama profesyonel, maaşlı kişiler var, bir de gönüllüler var.

A.T.A.: Yani, senin ekibinde profesyonel, maaşlı kişiler var mı? Onların adedinden, yeterli olduğundan ve bu kişilerin yetkili ve bilgili olduklarından emin misin? Memnun musun?

S.Ö.: Var, şimdilik evet, memnunum. Şu anda profesyonel olarak çalışan 4 kişi var.

A.T.A.: Seni umutlu görüyorum.

S.Ö.: Kapsam olarak, nitelik olarak, bunun 4-5 misli daha kompleks olayları organize ettiğim için buradaki tek şey, kaynak ve sorumluluk olayının hâlâ çözülememiş olması. Yani, Organizasyon Komitesi hâlâ özerk değil; ne malî olarak özerk, ne idarî olarak özerk. Mimarlar Odası bunu vermek istiyor, ama bugün itibariyle olmuş değil. Şu anda sorumluluk var, fakat yetki yok, ama bunların hepsi, yapının oluşturulmasının doğal sancıları.

A.T.A.: Önemli bir konu da afet riski taşıyan İstanbul! UIA için geleceğini düşündüğümüz 8.000 - 10.000 mimar ve kongre boyunca sunulacak bilgilerde, afet riskleri taşıyan İstanbul ve Türkiye kentleri için bu risklerin azaltılması, kentsel mekânları güvenli kılacak, kentsel rehabilitasyon konularını içerecek açılımlar da sunulacak mı?

S.Ö.: Sorduğun önemli bir konu, ama bence İstanbul’un sağlıksız kentleşmesi de en az o risk kadar önemlidir. Şehrin yüzde 70’i yitirilmiş vaziyettedir. Yani hangi öncelikten başlayacağımız biraz kongre teması çerçevesinde olacak bir şey. Ama şunu unutmamak lazım: Olay İstanbul değil, olay dünya mimarlığıdır, İstanbul sadece ortamdır.

Spot 3: Hangi öncelikten başlayacağımız biraz kongre teması çerçevesinde olacak bir şey. Ama şunu unutmamak lazım: Olay İstanbul değil, olay dünya mimarlığıdır, İstanbul sadece ortamdır.

A.T.A.: UIA ile ülkelerdeki ona üye mimarlık örgütlerinin ilgisi nedir?

S.Ö.: UIA, 1 milyon 200 bin mimarın temsilcisidir. Aslında ilginç bir rastlantı. Herhangi bir zaman kesitinde havada uçaklardaki insan sayısı da aynı. UIA’nın gerçekte bir temsilciliği de, oldukça sınırlı bir temsilcilik, çünkü üyeliğe, üyelik aidatına ve birtakım politik altyapıya yönelik bir şey. UIA 1 milyon 200 bin mimarın temsil hakkını iddia ediyor. Aslında değil, mesela Arjantin, Endonezya, birçok ülke üye değildi, giriyorlar, çıkıyor, çünkü aidatları ödemek de zor. Bazı mimarlar odaları profesyonel değil, gönüllü kuruluşlar.

A.T.A.: Mimarlar Odası gibi örgütleri olmayan ülkeler var...

S.Ö.: Oda ve dernek türü şeylere izin verilmeyen ülkeler var. Mesela, Suudi Arabistan, Emirlikler, İran gibi. Uluslararası ortamlara katılmaları engellenen ülkelerin mimarları var. Onları kişisel olarak çekmeliyiz. O ülkelerden gelmek isteyenler var. Yani onlar için esas çarpıcı olay, meşhur mimarları görmek ve İstanbul’a gelmek. Onları örgütlüyoruz, bunların içinde Fas, Tunus, İran, Suudi Arabistan var. Artırmaya çalışacağız.

UIA’ya dönersek, UIA’nın üst uluslararası kuruluş olarak ne olduğunu anlatmaya gerek yok ve benim uzaktan, yakından ilgim ve sorumluluğum da yok. Bu aynen şey gibi, yani UNESCO’yu kim tanıtır? Kültür Bakanlığı tanıtır. UIA da, Mimarlar Odası’nın bir üst kurumudur. Bunu demiş olmama rağmen, benim Mimarlar Odası Yönetimi’ne sürekli olarak önerdiğim şey, sürekli “road show” yapabilirim. Katılabildiğim kadar ben de katılabilirim. Bölgesel olarak Trabzon’a, Antalya’ya, Diyarbakır’a, İzmir’e, Bodrum’a gidelim, mimarların etkin olduğu yerlere, ama tabii, aynen seninle konuştuğumuz gibi. Bu tabii, sıcak ortamın getirdiği olaylar var. İnsanlar daha ciddiye alıyorlar, daha içinde hissediyorlar, kavrıyorlar. Ama ben sürekli yazıyorum, yani herhangi bir mimarlık dergisinde kesinlikle cevapsız bırakmıyorum.

A.T.A.: Katılımın planlanması ve zamanlaması çok kritik konular değil mi?

S.Ö.: Bence iki şey var. Birincisi, bu olay erken patlatılırsa kanıksanıyor ve aksıyor. Geç kalınırsa katılım sağlanamıyor. Yani o kritik dengeyi sağlamak lazım. Bir de, ne beklediğinizi bilmeniz lazım. Şimdi bu olay temelinde uluslararası bir ortam, yani uluslararası ortama çıkacak ürünleri olan kimler var, neler sunmak istiyorlar onlara saptanması lazım. Uluslararası ortamda, kim neyi öğrenmek istiyor onları çıkartmamız lazım. Yani biz bu 35.000 mimarın içinden, 1/5’ni çekebilirsek büyük başarıdır.

A.T.A.: Ne açıdan, yani sunu açısından mı, paylaşma açısından mı?

S.Ö.: Katılım açısından.

A.T.A.: Temayı sorduk, strüktürü, katılımı konuştuk. Peki amaç ne, bizim amacımız ne, bu UIA’da ne yapmak istiyoruz? Mimarlar Odası olarak, Türk mimarları olarak, biz bu işten ne elde edeceğiz, ne çıkarımız olacak? İş mi bulacağız, kendimizi mi tanıtacağız? “Türklerde de mimarlık vardır”ı mı pekiştireceğiz? Türk medyasına da “Türkiye’de mimarlık varmış” falan mı dedirteceğiz? Kazancımız ne bizim?

S.Ö.: Benim hiçbir çıkarım yok. Zararım var. Çünkü kendi işimden vakit kaybediyorum. Yani bunun tümüyle bilinmesi lazım, çünkü bunu bilmeyenler ileri geri konuşuyorlar. Çünkü, benim işim var ama bu konuya ayırabilecek gücüm de var. Patronum da dünyadaki tüm insanların, çevre kalitesinin güzelleşmesi, düzgünleşmesi için mimarlığın bir araç olduğuna inanan bir insan. Mimarlık mesleğiyle yapalım bunu, onun için varım. Yani bu mimarlık mesleği değil de, başka bir şey olsaydı, belki bu kadar heyecanla katılmazdım. Türk Mimarlar Odası’nın bana ihtiyaç duyması, duyduğu sürece yine gönüllü olarak çalışabileceğimi söyledim. Olay, birçok bakımdan Türkiye’nin sınıf atlamasıdır. Dünya Kupası’ndaki başarısını hiç küçümsemiyorum. Fransa’daki sinema ödülü çok önemli. Dün akşamki Eurovision’daki başarısını hiç küçümsemiyorum. Yani Türkiye nihayet kendi müziğinin iç değerlerini uluslararası ortama nasıl pazarlanacağını anladı. Ağlamak melemek değil de, çarpıcı bir ritimle elektrik olduğunu anladı. Akşam Sertap Erener’in, kızın nasıl dans ettiğini gördün. Çığlık çığlığa yani. İyi bir melodi miydi? Hiç sanmıyorum, Türk müydü? Kesinlikle değildi. Ama öyle bir ritim yakalamış ki, öyle bir elektrikli ortamı var ki, milleti aldı götürdü. Türkiye’den nefret edenleri bile kültürel bazda etkiledi. Bunun benzeri bir şey yapabiliriz, çünkü bu UIA Kongreleri’nin hiçbiri, hiçbir zaman bir üçüncü dünya ülkesinde olmadı. Yani Mısır’daki başarısızdı, Meksika’daki çok başarılı değildi, Pekin’de farklı şeyler oldu. Çünkü, devlet işi yüzde yüz parasal sahiplendiği için başarılı oldu. Burada daha ortada devlet tüm kaynaklarıyla yok. Doğrusu ben, Mimarlar Odası’nın niye bu kadar bu işe asıldığını da bilmiyorum, yani bir maceraperestlik de olabilir, bir üst etkinlik özlemi de olabilir. Çünkü, Montreal’den beri, ben de niye olduğunu bilmeden lobi yapıyorum. Bir gurur boyutu da olabilir, iç tüzüklere yazma yöntemi de olabilir. Ama ben bu işin içinde sadece risk olduğunu, hiçbir çıkarı olmadığından eminim Zor bir iş, konuyu açtığınız için teşekkür ederim, hakikaten bilinmeyen bir olay.

A.T.A.: Birinci ligde oynamak, böyle bir durumda içimize sinmiş bir şey mi, yoksa bütün Türkiye’nin içine sinmiş bir şey mi? Çok kötü şey olarak düşünemeyeceğimiz bir kompleksimiz mi? “Biz de yapacağız bu işi” diye, yani yüzyılın yalnızlığı, yüzyılın kompleksi mi?

S.Ö.: Biz niye olimpiyat yapmaya kalkıyoruz? “Biz, olimpiyat yapabiliriz” demek için… Ama bu olimpiyat gibi şeylerin yan ürünleri var, yani kenti kalkındırıyorsun, konut stokunu artırıyorsun, yani o araçla inşa ediyorsun, onu finanse edip sonra satıyorsun. Aynı malı iki defa satmış oluyorsun veya Barselona’da olduğu gibi, kent parçalarını yenileyebiliyorsun, o parayla sportif tesislerini oluşturuyorsun. Olimpiyatların bir açıklaması var, ama en önemlisi “Biz bunu yapabiliriz” olayıdır. Bu bir bakıma aynı şeyden gelen, yani kendi ispatlamak kaygısından gelen bir şey. Ben, hep bu UIA Kongresi’nin İstanbul’da yapılmasıyla yaşadım, hep gündemdeydi. Ama “Bundan bizim ne çıkarımız var?” diye hiç sormadım. Hakikaten düşünmek gerekiyor.

Mimarlar Odası’nın kendi örgütlenmesi için bu sorumluluğu nasıl paylaştığını ben bilmiyorum. Çünkü, ben zaten hepsinin dışında bir örgütlenmeyi yeğliyorum, yani bunların hepsi kaynak, Mimarlar Odası da kaynak, Şubeler de kaynak, yapı endüstrisi de kaynak. Önemli olan Türkiye’de medya çok gelişti, yani basın ortamının da buna duyarlı hale getirilmesi lazım. HABİTAT olayını düşünün. Belki çok pahalıya çıktı, ama Türkiye de yüz akıyla yaptı. Bu işin alınmasının arkasında da yatan odur: “Bu adamlar 96 HABİTAT’ı yaptılar, her şeyi yaparlar”

A.T.A.: Toparlarsak, UIA Kongresine kaç kişi bekliyorsunuz?

S.Ö.: 7.000 kişi gelecek. 7.000 kişinin 6.500’ü dinleyecek, 500’ü de katkıcı. Bu çok da önemli bir örgütlenme sorunu değil, yani yeter ki kar topu yuvarlanmaya başlasın, kendiliğinden gider. Tüm bu kuruluşların da, bu anlayışla destek olacağını sanıyorum. Bilgilendirilme mekanizması yani... Sağ olun, bu işi duyurmak lazım.

Bu icerik 820 defa görüntülenmiştir.