410
KASIM-ARALIK 2019
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

Herkes için Bir Şey / Herkes için Pek Çok Şey

Fatma İpek Ek, Dr. Öğr. Üyesi, Yaşar Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Her yıl Ekim ayının ilk Pazartesi günü kutlanan Mimarlık Günü için Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) tarafından belirlenen tema bu sene “Mimarlık… herkes için konut” (Architecture… housing for all) olarak duyuruldu. Bu cümlenin farklı birçok grup için ne anlam ifade ettiğini sorgulayan yazar, temanın “herkes için bir şey olmaya çalışırken hiç kimse için hiçbir şey olamama” ihtimaline dikkat çekiyor.

 

Bu seneki Mimarlık Günü için belirlenen sloganvari “Mimarlık… herkes için konut” temasını okuduğumda şaşırdığımı söyleyemem. Nitekim cümle, yapı itibariyle, temsil ettiği konut kavramıyla da bir uyum içinde; oldukça esnek bir dile sahip, tıpkı konutun kendisi gibi, her kalıba girebiliyor, pek çok farklı amaca hizmet edip ihtiyacı karşılayabiliyor. “Herkes için konut” ifadesini bileşenlerine ayırdığımızda, bir tarafta konut diğer tarafta da herkes kavramı var tabi. “Konut” sözcüğü “herkes” sözcüğünün tahakkümü altında gibi görünse de, “konut” ne kadar esnekse, ancak “herkes” de o kadar esnek. “Konut” ne kadar sıvı haldeyse ve bulunduğu kabın şeklini almaya hazırsa, sıvıyı içmesi planlanan “herkes” de o kadar uyum sağlamaya hazır halde diyebiliriz.

Sıvının servis edildiği “herkes”in içine, gelir dağılımına göre bir sınıflandırma sığabilir; koşulları iyileştirilmiş konut, dar gelirlilere de hitap edebildiğinde “herkes” gerçekleşmiş olur. “Herkes”in içine sağlık problemleri yaşama ölçütüne göre bir sınıflandırma da sığabilir; konut, evrensel tasarım ilkelerine uygun tasarlanıp bedensel engellilere de hitap edebildiğinde “herkes” gerçekleşmiş olur. “Herkes”in içine kültürel farklılıklara itibar eden bir sınıflandırma sığabilir; kültürel sürdürülebilirlik ilkelerini gözeten bir konut, yöresel geleneklerine uygun yaşamayı tercih eden kullanıcı gruplarına hitap edebildiğinde “herkes” yine gerçekleşmiş olur. “Herkes”in içine servis eden / servis edilene dair bir sınıflandırma sığabilir; servis eden mimarın yanına servis edilen kullanıcı gelebilir; katılımcı tasarım yaklaşımıyla, yani kullanıcısının aktif müdahalesiyle tasarlanan bir konut, dolayısıyla kullanıcısına daha fazla hitap edebildiğinde de “herkes” gerçekleşmiş olur. Bu “herkes”in içine, göçmen-mülteci-yerli, çocuk-genç-yaşlı, kadın-erkek-LGBTİ, evli-çocuklu-bekar, çekirdek aile-geniş aile, hatta insan-hayvan-bitki gibi karakter sınıflandırmaları da girebilir, “konut” farklı meslek gruplarının ihtiyacına yönelik hale de getirilebilir. “Herkes”ten biraz da bu tür bir herkesi anlıyorum, bir tür “ne olursan ol gel” herkesi. Bu tür bir herkes, aslında “her şey” de demek, yani böyle kapsamlı ve baskın bir “herkes” muhatabının (konut) yapısını da yönetme, kendine göre işleme hakkına sahip oluyor. Ancak “herkes” kavramı konutu “her şey”leştirmeye çalışırken “bir şey”leştiriyor. “Herkes için konut,” içinde “herkes için bir şey” imasını da taşıyor. Konut “şey”leşiyor, ki zaten, esasen, hep öyleydi de denebilir.

Nitekim en eski mesleklerden biri olan mimarlığın, en eski üretim / tasarım / temsil nesnesi konuttur. Barınma ve korunma içgüdüsü temel içgüdülerden biridir çünkü. Marc-Antoine Laugier’in(1) ilk konut olduğunu düşündüğü ilkel kulübe “rustic hut” temsilinden (Resim 1), Terra Amata’dan (Sevgili Yurt) (Resim 2) ve Lascaux Mağarası’ndan bugüne akan tipolojik film şeridinde, ikamet kavramının piramit, malikâne, şato, işçi evi, teras / sıra ev, saray, gecekondu, sosyal konut, makine ev hallerini görebiliyoruz. Bugün ise filmin toplu konut sahnesine geldiğimizi söyleyebiliriz. Tabi bu noktada, filmin sadece zamansal değil, mekânsal karakterde olduğunu da hatırlayarak hareket etmek gerekiyor. Filmin 21. yüzyıla denk gelen, toplu konut sahnesinde ve Türkiye’deyiz.

Bilindiği gibi 1980’lerden itibaren Türkiye’de toplu konut üretiminde artış yaşandı ve toplu konut tipolojisi, yapsatçı üretimin yerine geçerek Türkiye’de başat konut üretim biçimi haline geldi. Öyle ki Toplu Konut Kanunu (1984) sonrasında, kentler de bu yeni tipolojiye uygun olarak, sosyo-mekânsal bağlamda yeniden örgütlendi. “Herkes için toplu konut”, özel girişimle olduğu kadar kamu eliyle de üretildi. “Sosyal konut” denmedi o ürüne -nitekim bir “ürün”dü de- fakat “toplu konut” dendi, çünkü konutu belirleyen temel özellik, muhatabından ziyade üretim mekanizması tarafından biçimlendi. Üretim mekanizmalarından doğan ayrım ise, çeşitlenmeyi artırdı denebilir. Özellikle 2000 sonrasında üretilen toplu konutlar, hitap ettiği kullanıcının gelir grubuyla ilgili olarak, sunduğu olanaklar ve servisler bağlamında farklılaştı. Örneğin üst / orta-üst gelir grubuna hitap eden örneklerde, açık-kapalı otoparklar, oyun alanları, sosyal merkezler, alışveriş merkezleri, spor sahaları, sinemalar, yüzme havuzları, sağlık merkezleri ve eğitim birimleri barındıran, adeta küçük bir şehir niteliğinde olan, dolayısıyla “her şey” olan, ama “herkes”e hitap edemeyen bir dil ortaya çıktı. Öte yandan, orta ve alt gelir grubuna hitap eden toplu konutlarda, sadece elzem hizmetlerin devamlılığı sağlandı; açık otoparklar, oyun alanları ve sağlık merkezleri, gereklilik hiyerarşisinde üst sıralarda yer aldılar elbette. Benzer biçimde, yapı malzemeleri ve teknik ekipman olduğu kadar proje ve yapım süreçleri de yine gelir grubu bazında farklılıklar gösterdi.

Sunulan hizmet ve olanaklardaki bu çeşitliliğin aksine, mekânsal örgütlenme biçimlerinin ise giderek tektipleştiğini söylemek mümkündür. Bir başka deyişle, gelir grubu gözetmeksizin hemen hemen tüm toplu konut birimlerinin aynı mekânsal özelliklere sahip olduğunu söylemek hata olmayacaktır. Keza konut bloklarının plan ve cephe organizasyonu da birbirinden büyük farklılıklar arz etmiyor. Türkiye’de konut araştırmaları literatüründe bu durum kaliteye / niteliğe dair bir problem olarak okunmakla birlikte(2) kullanıcının bu problemi henüz tarifleyemediğini / fark edemediğini gözlemlemek de mümkün. Hatta aksine, toplu konut mekân örgütlenmesindeki tektipleşmenin sürdürülebilirliğini sağlayan bir uzlaşıdan bahsedilebilir. Bu mekân örgütlenmesi en yalın olarak, örneğin 3+1 konut birimlerine girildiğinde saat yönünde veya aksi yönde mekân dizilimine bakıldığında, karşımıza şöyle bir ortak şemanın çıkmasıyla özetlenebilir: mutfak / salon, üç yatak odası, banyo ve bazen kiler; balkonların da genelde salon ya da mutfaktan kullanılması. Tabii bu uzlaşı, sadece kullanıcıların vardığı bir talep uzlaşısı değil, elbette bir arz uzlaşısını da beraberinde getiriyor. Ancak eğilim haline gelen uygulamaların ardında geniş bir uzlaşı temelinin olduğunu söylemek gerekiyor. Dolayısıyla durum, konut biriminde mekân örgütlenme dilinin, yapı plan ve cephe çözümlerinin, kullanıcıların olduğu kadar mimarların, genel ve yerel yönetimin, girişimcilerin ve yüklenicilerin de ortak fikriyle üretildiğine işaret ediyor.(3) Burada da yine “herkes” bize kendisini gösteriyor, “bir şey”de uzlaşan “herkes;” “bir şey”i “her şey” haline getirmeyi arzulayan “herkes”in sosyal uzlaşısı.

Tabi sadece gelir grubu bazında baktığımızda bu tektipleşme görünümündeki uzlaşı okunurluk kazanıyor. Farklı bağlamlarda da bu tür bir uzlaşıya denk gelir miyiz diye düşünüp, konuya bir de yukarıda saydığım diğer perspektiflerden bakmayı denediğimizde tablonun, tasarım niteliği ve örgütlenme türü bağlamında hemen hemen hiç çeşitlenmediğini görebiliriz. Çocuğun ya da gencin konuttaki yeri genellikle üç yatak odasından birinin kendine verilmesiyle sınırlı, yaşlılar ve engelliler için gereken evrensel tasarım ölçütlerine uygun çözümlerse sadece kişinin evi aldıktan sonra yapacağı özel müdahalelerle sınırlı kalıyor. Kendi evinde tekerlekli sandalyeyle hayatını sürdürebilse de, kişi örneğin arkadaşının evini ziyarete gittiğinde, kapı dar olduğu için balkona çıkamamak ya da gereken manevraları sandalyesiyle yapabileceği ek mekân kendisine sağlanmadığı için mutfağa girememekle yüzleşmek durumunda. Konutlar satılırken kurulan diyaloglarda, kadınlar nedense çoğunlukla mutfaktan sorumlu görülüyor, mutfakla ilgili bilgiler onlara dökülüyor, erkek genelde salonda vakit geçiriyormuş gibi konuşuluyor, bu arada tabi oturma odası kavramının da ortadan kalktığını görüyoruz günümüz kullanımında. LGBTİ bireyler ötekiliğini koruyor ve kent sahnesinden olduğu kadar, apartmanlardan da dışlanma korkusuyla, kişiye özgü mekânlar talep bir yana, çoğunlukla kimliklerini gizlemeyi tercih edebiliyor. Evlilerin durumu, çekirdek veya geniş aile olmalarına göre değişmekle birlikte, daha çok artık çekirdek aile yapısı görüldüğünden, konut birimlerinin de bu tipe uygun üretildiğini söylemek mümkün. Her halükarda evliler, bekârlara oranla daha şanslı olabiliyor, nitekim ülkemizde “bekâra ev vermeme” yaklaşımı çoğunlukla benimseniyor. Bir de tabii bu durumu çözmeye yönelik olarak, bekârlar için üretilen 1+1/stüdyo tipte konut birimleri bulunuyor, sadece metrekare bazında da olsa, belki bu bir çeşitlilik sağlıyor denebilir. Günümüzde pek çok kişinin ev hayvanı edinmesiyle birlikte, konut birimlerinde yer yer hayvanlara yönelik mekânsal çözümlerin de bulunduğunu görebiliriz, tabi yine kullanıcının kendi tercihiyle yaptığı dekorasyon müdahalelerinden bahsediyorum. Konutun bitkiyle ilişkisi ise ne yazık ki bu yüzyılda pek tatsız; evin balkon veya ölü mekânlarına saksı koymaktan öteye gitmiyor. Kentsel dönüşümle birlikte gelen, her yeni apartmanın önünde en az bir ağaç barındırması gerekliliği bile yükleniciler tarafından alan kazanmak için, saksıda yetişen bir ağacın apartman önüne yerleştirilip, ruhsat / denetim sonrası kaldırılmasıyla geçiştirilebiliyor. Çatı ve balkon tarımı ise, hava kirliliği düşünüldüğünde, henüz oldukça ütopik kalıyor.

Mültecileri, en sona bıraktım, nitekim bu konuda geçici çözümler (çadır ve barınaklar) olmakla birlikte, konuya, yaşama dair tüm mekaniğin tek tek çözümlenmesini gerektiren hassas bir elle yaklaşılması gerekiyor. Mültecilerin göçmen statüsüne geçip kentin yerlileriyle birlikte, onların yaşadığı konutlarda yaşaması durumu ise kültürel bir kopuşa denk geliyor ve beraberinde başka konut içi dönüşümleri gerektiriyor. Bu çeşitliliğin sağlanması noktasında olumlu olabilmekle birlikte, söz konusu müdahalelerin yine kullanıcı tarafından yapılan münferit müdahaleler olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan Anthony Giddens’in “süreksizlik” (discontinuity) olarak tariflediği bir modernlik sonucunu da gösteriyor bu durum bizlere.(4) Geldiği yerdekine benzer tipolojideki konutlarda yaşasa bile, yeni yerdeki üretim tipinin ve dinamiklerinin çok farklı işlediği bir dünyada barınması gerekiyor. İzmir’de bir gecekonduda yaşayan bir Suriyeli mültecinin, Şam’dayken yaşadığı konut da gecekondu bile olsa, İzmir’de o konutun üretim ve kullanım dinamiği farklılık gösteriyor.

Keza yine Giddens’in tariflediği bir diğer modernlik sonucu olan “düşünümsellik” (reflexivity) de tekrar gecekondu perspektifinden okunabilir.(5) Düşünümsellik modernliğin, bir fikri, projeye, vizyona dönüştürebilmesiyle ilgili, bilindiği gibi. Bu bağlamda, gecekondulardaki yaşam kalitesinin yükseltilmesine yönelik projeler geliştirilmesini örnek verebiliriz. Misal, İngiltere’de iddialı deneylerini gördüğümüz, bir-iki kişinin yaşamına elverişli, hafif, taşınabilir (helikopterle) Mikro-Kompakt Ev projesi.(6) (Resim 3) Yine bugüne dek hitap edilmemiş belli bir gruba ulaşarak, ulaşılabilecek kullanıcı skalasını genişletmeyi hedefleyen konut üretme arzusuna işaret eden bir başka vizyon geliştirme örneği olarak, Bosphorus City(7) (Resim 4) veya Burj Al Babas(8) (Resim 5) konutları verilebilir. Bosphorus City’deki Boğaz yalısı replikalarıyla, Burj Al Babas’ın Arap kökenli kullanıcıları hedefleyen, on altıncı yüzyıl Fransız şatosu (mesela Resim 6) görünümündeki villa tipi konutlarıyla bağlamdan kopup, onu yeniden üretme noktasında birleşiyor. Bu örnekler kullanıcı profili, yer, zaman ve sunulan “ürün”ün mimari özellikleri bağlamında kafa karıştırsa da, yine Giddens’in bir diğer modernlik sonucuna uygun bir biçimde işaret ediyor: Bağlamından koparma (disembedding) olarak geçen bu sonuç, farklı coğrafyalara ve zamanlara ait mimarlıkları aynı an ve mekânda buluşturabiliyor. Bu tür “Disneyland”leşen konutun satışında bazen problemler yaşansa da, günümüz mimarlığını anlama ve anlamlandırmada büyük bir açığı kapıyorlar: O da konutun artık bir tasarım nesnesi olmaktan çıkıp, bir satış / pazarlama nesnesine dönüştüğü gerçeği. Tektipleşen, dolayısıyla sıradanlaşan konut tasarımı, İhsan Bilgin’in dediği gibi, “Sıradan olanın yeniden üretimi”ne dair yavan döngüyü kırabilmek adına, kendi reflekslerini yaratıyor;(9) tasarımsal özünü kaybetme pahasına yapıyor bunu üstelik.

“Herkes”in uzlaşısını temsil eden, “herkes” için seri üretilen “tek bir şey”in, “her şey” haline gelmesi konusuna modernliğin sonuçlarıyla yaklaşmak mümkün olsa da, modern mimarlık tarafından bu kadar güçlü bir dille önerilmiş miydi, ayrıca tartışılabilir. Bauhaus sisteminin seri üretimi destekleyici eğitim anlayışından, Le Corbusier’in “konut içinde yaşamak için makinedir” deyişine, konutun modern mimarlığın deneylerini gerçekleştirdiği laboratuvarı (örneğin Werkbundsiedlung projeleri) haline gelişine dek, modern mimarlıktan verilebilecek örnekleri çoğaltmak mümkün. Yine de bir anekdotta aktarıldığı üzere Le Corbusier’in, tasarımlarının kullanıcıları tarafından değiştirildiğini gördüğünde, “haklı olan mimar değil hayattır” diyebilmiş olması önemlidir.(10) “Herkes için konut” fikri, herkesi, yani kullanıcıyı öne çıkaran vurgusuyla biraz Le Corbusier’in kıssasından ders çıkarmaya çalışıyor gibi görünse de, günümüzde konutun adeta mimarlığın sıvı haline dönüşmüş olması itibariyle, tasarım niteliğine dair tehlikeleri de beraberinde getiriyor. Bardak ufak tefek değişse de, sıvı aynı kalıyor ve “herkesin uzlaşısı”, sıvının da fazla sorgulanmadan sürdürülebilirliğini getiriyor. Fakat tüm bunlar ancak blasé (bıkkın, kanıksamış) bir tavırla kabullenildiğinde, değişimi mümkün olabilecek kavramlar belki de ve eleştiriden ziyade gözlem, tespit ve kabul gerektiriyor. “Haklı olan konut tasarımı da değil, herkestir.” cümlesi kabul edildiğinde, tektipleşmenin kırılıp, farklılaşma yolunun açılacağı, “bir şey”den çıkıp “pek çok şey”e erilebileceği düşüncesindeyim.

NOTLAR

1. Laugier, Marc-Antoine, 1966 (ilk basım: 1753), Essai sur l’architecture, Gregg Publishing, Farnborough, s. 2.

2. Örneğin bkz. Tekeli, İlhan, 1982, “Türkiye’de Konut Sorununun Davranışsal Nitelikleri ve Konut Kesiminde Bunalım”, Konut ‘81, Kent-Koop Yayınları, Ankara, ss.57-121; Bilgin, İhsan, 1994, ‘“Sıradan’ Olanın Yeniden-Üretimi ve Konut Sorunu”, bildiri, Konut Paneli, 13 Aralık 1994, Mimarlar Odası, Ankara; Bilgin, İhsan, 1996, “Anadolu’da Konut ve Yerleşmenin Modernleşme Süreci,” Tarihten Günümüze Anadolu’da Konut ve Yerleşme, (der.) Yıldız Sey, Tarih Vakfı, İstanbul, ss.472-490; Bilgin, İhsan, 2000, “20. Yüzyıl Mimarisi Barınma Kültürünün Hassas Dengeleri ile Nasıl Yüzleşti?”, XXI, sayı:2, http://v3.arkitera.com/v1/platform/konut/ihsanbilgin4.htm [Erişim: 28.10.2019]

3. Aktör listesi için örneğin bkz. Tekeli, İlhan, 1996, Türkiye’de Yaşamda ve Yazında Konut Sorununun Gelişimi - Konut Araştırma Dizisi 2, T.C. Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, Ankara.

4. Giddens, Anthony, 2014, Modernliğin Sonuçları, (çev.) Ersin Kuşdil, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

5. Giddens, 2014.

6. Projenin web sitesi için bkz. microcompacthome.com [Erişim: 28.10.2019]

7. Konutların tanıtıldığı web sayfası için bkz. evrenolarchitects.com/projeler-Bosphorus_City-4.html [Erişim: 28.10.2019]

8. Konutların tanıtıldığı web sayfası için bkz. burjalbabas.com [Erişim: 28.10.2019]

9. Bilgin, 1994.

10. Huxtable, Ada Louise, 1981, “Architecture View; Le Corbusier’s Housing Project – Flexible Enough to Endure”, The New York Times, sayı: 15 Mart 1981. www.nytimes.com/1981/03/15/arts/architecture-view-le-corbusier-s-housing-project-flexible-enough-endure-ada.html [Erişim: 28.10.2019]

Bu icerik 384 defa görüntülenmiştir.