409
EYLÜL-EKİM 2019
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • “Mimarlıkla Hocalığı Birlikte Gerçekleştirirdi”
    Sema Soygeniş, Prof. Dr., Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Dekanı
    Murat Soygeniş, Prof. Dr., S+ ARCHITECTURE Kurucu Ortağı, Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

Siyasal İslamın Kentsel Devrimi ve Yerel Seçimler Sonrasında Toplumcu Kentsel Siyasetin Olanakları

Bülent Batuman, Doç. Dr., Bilkent Üniversitesi Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarlığı Bölümü Başkanı

23 Haziran’da tekrarlanan İstanbul seçimlerinin ardından yerel seçim süreci son buldu. Toplumcu politikaların kente yansımasının “neoliberal bir ‘makine’ niteliğindeki belediyenin de bir müşterek haline dönüştürülmesinden” geçeceğini belirten yazar, “karşılaşmalar mekânı” olarak tariflediği kamusal alanları kentteki müşterekleşme için önemli bir potansiyel olarak değerlendiriyor.

 

Tekrar edilen İstanbul seçimleri ile birlikte 2019 yerel seçimleri tamamlanmış bulunuyor. Ortaya çıkan sonuçların ve bu sonuçların kentsel siyaset için tanımladığı koşulların değerlendirmesini yapmak, siyasal İslam’ın 25 yıllık kentsel iktidarının ardından yeni ve demokratik bir yerel yönetim çerçevesini inşa etmek için acil. Bu değerlendirmeye ise, 25 yıllık İslamcı kentsel iktidarın ürettiği bağlamı tanımlayarak başlamak gerekiyor.

AKP iktidarı, “siyasetin komple kentselleştiği” bir kentsel devrim yaratmıştır.

Henri Lefebvre, 1970 tarihli Kentsel Devrim adlı kitabında, o güne kadar hep bir birikim süreci olarak tasavvur edilmiş olan (nüfus, sermaye, kaynaklar, hizmetler, ilişkiler gibi kavramların birikimi), kent(sel)leşme olgusunu “yoğunlaşma” yanında “genişleme” olarak da kavramak gerektiğine işaret eder. Söz konusu süreci “içpatlama / dışpatlama” diyalektiğine vurguyla, “toplumun komple kentselleşmesi” olarak tanımlayan düşünüre göre “kentsel gerçekliğin […] müthiş derecede yoğunlaşması” ile “ayrı ayrı pek çok parçanın muazzam bir dışpatlamayla saçılıp yayılması” birlikte yürümektedir.(1)

Lefebvre’in tanımından hareketle son 25 yılda yaşadığımız süreci ve özellikle geldiğimiz noktayı “siyasetin komple kentselleşmesi” olarak kavramak gerekiyor.(2) Bu durum elbette kentselliğin genişleyen küresel hakimiyetiyle yakından ilgili, fakat Türkiye örneğinde siyasetin komple kentselleşmesi bundan daha fazlasını içeriyor. Şimdiye dek çokça tartışıldığı gibi, Türkiye’de İslamcılar hegemonyalarını kentsel siyaset yoluyla inşa etti. Bu sürecin dikkat çekici özelliği, büyük kentlerde taban örgütlenmeleri, orta büyüklükteki Anadolu kentlerinde ise müteşebbis ağları yoluyla geliştirilen melez mekanizmalarca işletilmesiydi. Söz konusu mekanizmaların farklı büyüklüklerdeki kentsel yerleşimler arasında aktarılarak melezleştirilmesi “komple kentselleşme”nin önemli bir veçhesine işaret eder. Eşzamanlı olan içpatlama ve dışpatlama süreçleri, ilkinin nicel bir birikim ve ikincisinin de (kentsel durumun yaygınlaşması anlamında) nitel bir genişleme olarak tasavvur edildiği bir ikili karşıtlık biçiminde anlaşılamaz. Bilakis, burada söz konusu olan -kent ile kırın birbirini etkilediği çift taraflı bir süreçten de öte- çok taraflı bir süreçtir; pek çok dinamik kentselleşir ve bu da kentsel olanı yeniden şekillendirip melezleştirir.

Yaşanan kentsel devrimin dolaysız bir sonucu, tüm muhalefet akslarının kentselleşmesi olmuştur.

AKP’nin ürettiği kentsel devrim ve onun bir ifadesi olarak siyasetin komple kentselleşmesi, tüm siyasal güçlerin kentsel biçimlere tercüme olduğu bir süreci ifade eder. Bu süreçte bir taraftan siyasal biçimler (örgütlenme, eylem, keza hayal gücü) kentsel alanın dışından kente aktarılırken, bir taraftan da AKP karşıtı çok çeşitli muhalefet aksları kentsel politikalar çerçevesinde yeniden şekillenmiştir. Örneğin, AKP’nin ilk döneminde çok etkin olan milliyetçi / ulusalcı muhalefet -2015 sonrasında AKP’nin bu pozisyonu benimsemesiyle anlamını kaybetmiş olsa da- odağında yer alan Kürt sorununun tahayyülü açısından çarpıcı bir dönüşüm geçirdi. Uzun zaman boyunca kırsal bir çatışma olarak tahayyül edilen olgu bu süreçte metropoliten bir tasavvur kazandı; bunun en son ve çarpıcı göstergesi yenilenen İstanbul seçimlerinde HDP’nin ve Kürt seçmenin oynadığı rol oldu. Nükleer ve HES karşıtı mücadelelerle biçimlenen çevreci muhalefet Gezi Direnişi sonrasında kentsel mega projelere karşı yürütülen muhalefetle buluşarak kentsel ekolojik mücadelelere ilham verdi; İstanbul Havalimanı ve Kanal İstanbul gibi örnekler ve tetikledikleri siyasal süreçler kentle kırın bütünleşmesini somutlaştırdı. Emek hareketi güvencesizleşme ve sendikasızlaşma ile zayıflayıp, TEKEL gibi bir zirve yaşamasına rağmen

sönümlendiyse de eylem repertuvarını -Gezi’de görüldüğü gibi- kentsel mücadelelere aktardı. Barınma hakkı mücadelesi biçiminde başlayan kentsel dönüşüm karşıtı muhalefet ise temaları ve aktörleriyle çeşitlenerek daha da öne çıktı. (Resim 1)

Yaşanan kentsel devrim Gezi Direnişi’nin temsil ettiği kentselin devrimine yol açmıştır.

Bu çok boyutlu süreç nihayetinde kentselin siyasal (dış)patlamasına -2013 Gezi Direnişine- yol açtı; bu patlama ise zeminini en özgül kentsel biçim olan kamusal mekânda buldu. Yani Gezi’yi, İslamcılığın kentsel devriminin istemsiz bir ürünü olan “kentselin devrimi” olarak görmemiz gerekiyor. Yukarıda değindiğim gibi, AKP’nin kentsel devrimi sadece yukarıdan aşağı politikalarla ilgili olmayıp, bir süreç olarak kendisine yönelik muhalefetin kentselleşmesini de kapsadı. Metalaştırma ve İslamileştirme süreçlerine ek olarak kentsel olan üstündeki tahakkümün giderek şiddetlenmesi, siyasal eylem ve tahayyül biçimlerinin yoğunlaşmasına yol açtı. Bu çerçevede AKP’nin kentsel devrimi sonucu kentsel biçim ve tarzlara bürünen muhalefet akslarının tamamı daha sonra Gezi Direnişine kanalize oldular. AKP’nin yol açtığı kentsel devrimin bir ürünü olan Gezi Direnişi böylece “siyasetin komple kentselleşmesini” somutladı ve daha da ileri taşıdı. Kentsel mücadelenin ve kentsellik etrafında şekillenen siyaset tahayyülünün yeni biçimlerini icat ederek süreci daha ileri taşıyan kentselin devrimiydi bu. Gezi Direnişi’nde ortaya çıkan mekânsal ve performatif eylem biçimleri öylesine etkili oldu ki 2016’da gerçekleşen başarısız darbe girişiminin ardından kendi kitlesini seferber etmek için AKP bile bu biçimleri sahiplenmeye çalıştı. Dahası, Gezi sonrası dönem, yeni protesto tarzlarının ve kente ilişkin yeni siyasal tahayyül biçimlerinin ortaya çıkışına sahne oldu.

Bugün kentsel siyasetin olasılıklarını tartışmak için, Gezi’den çıkan üç temel dersi vurgulamak gerekiyor:

1. Kamusal mekân sadece belli bir gündem etrafında yoğunlaşan siyasal performansın mekânı olmayıp kurucu bir boşluk olarak da işlev görebilir.

Gezi Direnişi esnasında Taksim Meydanı’nın farklı farklı gündemleri olan çeşitli aktörleri bir araya getiren bir “karşılaşma” yeri işlevi görmesiyle, bu aktörlerin kamusal mekândaki siyasal faaliyetleri -kısa süreliğine olmakla beraber- devletsiz bir müşterek yaşam üretti. Hem bizzat öznelerin kendilerinde hem de özneler arasında ciddi dönüşümlere neden olan bir siyasal olaydı bu. Diğer yandan Taksim Meydanı bir “boşluk”, çeşitli imkânlara kapı aralayan boş bir mekândı. Çeşitli siyasal aktörlerin gündeme getirdiği pek çok itiraz Gezi öncesinde de mevcuttu. Ancak söz konusu meseleler için verilen mücadeleler mekânsal ve zamansal açıdan oldukça kısıtlı biçimlerde ortaya çıkıyor -ve kaybolup gidiyor- homojen olduğu söylenebilecek bir grup oluşturan bir avuç aktivist mücadeleyi ancak belli bir mekânda ve belli bir süre devam ettirebiliyordu. Dolayısıyla birkaç aktivistin ağaçların zarar görmesini engellemek için Gezi Parkı’na gelmesi de aynı şekilde nihayetinde yenilgiye mahkûm olan bir başka küçük çaplı çevreci protesto olarak görüldü. Ancak park vahşice tahliye edilince, geriye kalan önce boşaltılıp sonra da polis şiddetiyle doldurulmuş bir kamusal mekân oldu. Siyasetin kamusal mekândan kovulması Taksim Meydanı’nı içi boşaltılmış bir siyaset mekânına dönüştürdü; dolayısıyla polis şiddetinin tetiklediği bu eylem, kendi mekân, zaman ve öznellikleriyle sınırlı kalmış tüm geçmiş ve güncel mücadeleleri de yankıladı.

Kamusal mekân Gezi direnişinde olumlu anlamda bir boşluk işlevi gördü; belli bir özneye veya belli bir siyasal projeye ait olmayan kurucu bir boşluk, herkese ait olan kentsel müşterek oldu. Siyasal boşluk olarak kamusal mekân “alınacak yeri” işaret eder: karşılaşma olayının “yer alması” için işgal edilecek özne konumunu. O halde söz konusu karşılaşmanın iki boyutu vardır: kamusal mekânın boşaltılmış alanında, zaten mevcut olan mücadele ve projelerin -ya da bunlara dair belleğin- karşılaşması; ve böyle karşılaşmaların öznelerin kendileriyle ve başka öznelerle karşılaşmalarına yol açması, dolayısıyla sıradışı bir şeyin -nesnel koşulların yokluğunda- ortaya çıkması. Bundan çıkarılacak ders, kamusal mekânın indirgenemezliğidir; yani kamusal mekân siyasal eylem için bir yer (locus) ve odaktan (focus) daha fazlasıdır. Gezi direnişinin gösterdiği gibi kamusal mekân, pek çok siyasal projeyi olumsal biçimde birbirine bağlayan merkezî bir boşluk haline de gelebilir.

2. Kamusallık, ideal bir politik varoluş biçimi değil, farklı siyaset tarzlarının buluşması anlamına gelir.

Modern bir olgu olarak kamusallık 20. yüzyılın sonlarına kadar (açık veya örtük olarak) ideal bir yurttaşlık bilincini ve onun yaslandığı modernist (seküler, pozitivist, liberal gibi) öncülleri kamusal alanda varolmanın gerek şartı varsaydı. Bu varsayımın, liberal demokrasinin temel çelişkisinden türediğini söylemek mümkündür: (liberal) demokrasi, kendisini yadsıyan / onu ortadan kaldırmayı amaçlayan düşünce ve eylemleri barındırabilir mi? Ancak, kamusallık söz konusu olduğunda problem biraz daha örtük ve bu yüzden daha çetrefillidir. Zira kamusal yaşantıyı belirleyen şey çoğunlukla bir rejim ve onun yasal çerçevesi değil, toplumsal kabullerdir. Bu yüzden kamusal alana dahil olan ve ol(a)mayanın meşruiyeti, toplumsal kabuller açısından “geçerliliği” ve “makuliyetiyle” ilgilidir. Burada “geçerlilik”, açıkça dile getirilmese bile kabul edilen bir siyasal aciliyet hiyerarşisi içindeki yere işaret eder; örtük bir biçimde üzerinde uzlaşılan siyasetler hiyerarşisi içinde siyasal gündemler bir önem sırası içinde kavranır ve belli başlı konular (yüksek siyaset) dışındakiler önemsizleştirilir (örneğin, hâlâ ekolojik muhalefetin veya LGBTİ hareketinin “önemli ama o kadar da değil” görülmesi). “Makuliyet” açısından ise fikirlerin radikalliğinden daha önemli olan ne kadar yadırgatıcı olduklarıdır. 90’ların ortalarında başörtüsünün veya Kürtçenin kamusal alandaki meşruiyetinin en radikal komünist fikirlerden daha az oluşu bu duruma örnek verilebilir.

Türkiye modernleşmesinde belirgin bir izi olan bu durumun Gezi deneyimi ile birlikte tedricen azaldığını söylemek mümkün. Hatta 2015’ten bu yana iktidarın siyasal düzlemi geleneksel sağ ve sol tabanlara sıkıştırma girişimi, bu yeni durum sayesinde aşama aşama (Adalet Yürüyüşü, 2017 anayasa değişikliği referandumu ve son olarak 2019 yerel seçimleri) geçersizleşti. Geleneksel milliyetçi, İslamcı ve merkez sağ seçmene hitap eden partilerin muhalefet bloğuna katılabilmesi, yalnızca partiler arası siyasetin taktik manevraları olarak düşünülmemeli (zira öyle olsa başarıya ulaşmaları mümkün olmazdı). Bu bir aradalığın özellikle büyük kentlerde gerçekleşmiş olması bir yandan geleneksel sağ tabanın yaşamakta olduğu dönüşümün, bir yandan da Gezi’de başlayan farklı siyaset tarzlarının birbirlerinin meşruiyetini tanıyarak bir arada durabilmesinin sonucudur. Bir başka ifadeyle söz konusu olan, Türkiye’de kamusallığın yaşamakta olduğu yapısal dönüşümdür: hem dar bir meşruiyet alanı tanımlayan geleneksel kamusallık çerçevesi hem de kimlik siyasetinin ayrıştırıcı ve monolitik koordinat düzlemi hızla aşınmaktadır.

3. Kamusal mekân, gündemi ve failleri sınırlı bir çerçeveyle tanımlanan tek bir fiziksel odak olarak değil, farklı ölçeklerde kurulan bir ağ olarak anlaşılmalıdır.

Gezi Direnişi’ne giden süreçte kentsel muhalefetin örgütlendiği iki temel alan gecekondu mahallelerinin ve tarihî merkezlerdeki kamusal mekânların mutenalaştırılması idi. Bu iki mücadele sahası, meslek odalarının barınma hakkı mücadelelerine hukuki ve teknik destek sağlaması vesilesiyle, birbiri ile etkileşmeye de başlamıştı. Fakat üçüncü bir dinamik daha vardı ki Gezi Direnişi'ne kadar görünmez bir dip akıntısı olarak kalmış, kentsel mücadeleler konulu araştırmalarca dahi genellikle gözden kaçırılmıştır. Kentsel dönüşümü kolaylaştırmak üzere çıkarılan kanunların yarattığı kurumsal çerçevede belediyelerin, mevcut kentsel gelişim planlarını ve vatandaş katılımını hiçe sayan projeleri “çok çeşitli ölçeklerdeydi”. Ulaşım planlarını göz ardı eden ve konut alanlarındaki yaşama zarar veren yollar, tüneller, köprüler mevcut yönetmelikleri hiçe sayan inşaat izinleri; mahallelerdeki park ve bahçeler gibi kentsel müştereklerin yok edilmesi; gibi örneklemelerin hepsi kentsel siyasal mücadelenin gündemi olamayacak kadar cüzi görünen meselelerdi. Çeşitli kentlerin farklı alanlarında bu meselelerle ilgili irili ufaklı pek çok hoşnutsuzluk mevcuttu, fakat bunların çoğu herhangi bir protestoya dönüşmedi ve Gezi olaylarına dek görünmez kaldı. Gezi’de ve özellikle ortaya çıkardığı forumlarda sürekliliği sağlayan, daha önce kamusal alanın meşruiyet hiyerarşisinde kayda değer görülmeyen bu yerel konular oldu.

Ortaya çıkan yeni metropolitan kentsellik yoğunlaşma kadar melezleşmeyi de içerir.

Yaşanan kentsel devrimin ürettiği “yeni kentsel” duruma dönersek, 1990’ların ortası ile 2010’ların ortası arasında -önce yerel yönetimlerde, sonra ülke çapında iktidar olan- İslamcıların başat etkisiyle şekillenen toplumsal - siyasal dinamikler istikrarlı bir kentselleşme süreci izledi. AKP ekonomi ve kamu idaresi politikalarıyla ülkeyi daha da kentselleştirmek için kararlılıkla çalıştı. Bu dönemde tarım sübvansiyonları büyük ölçüde azaltıldı, sektör yabancı rekabete açıldı. Ayrıca idari birimler kırsal bölgeleri daha da küçültecek biçimde yeniden düzenlendi. 2002’de Türkiye’de kentsel nüfus % 65’ti; bu nüfusun yarıdan fazlası 16 büyükşehir belediyesinin yetki alanına giriyordu. AKP’nin ilk yasa tekliflerinden biri 2004’te büyükşehir belediyelerinin sınırlarının genişletilmesi oldu. Peş peşe gelen reformlar sonucunda 2012’de nüfusun % 76’sının yaşadığı ülke topraklarının büyükşehir belediyelerinin sorumlu olduğu % 55’i metropoliten alanlar (bütünşehir) olarak tanımlanmış durumdaydı.

Bu dönüşüm sadece niceliksel değildi, kentsel siyaseti doğrudan etkileyen iki önemli boyutu vardı. Bunların biri, siyasal temsildeki dengesizlikti: yeni dahil edilen alanların belediye meclislerinde temsil oranları nüfuslarına kıyasla daha yüksekti. Bu durum açıkça AKP’nin avantajınaydı, çünkü taşra ilçeleri gibi daha küçük yerleşimlerde ve büyük kentlerin çeperinde kalan yarı kentsel alanlarda, tarımda yaşanan ekonomik gerilemeye rağmen muhafazakâr partiler tercih ediliyordu. Örneğin, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı 2014 yerel seçimlerini oyların % 45’ini alarak kıl payı kazandıysa da, AKP Büyükşehir Belediye Meclisi’nde sandalyelerin % 72’sini kazanmıştı. 2019 yerel seçimlerinde ise İstanbul ve Ankara Belediye Başkanlıkları muhalefete geçerken belediye meclisleri iktidarın kontrolünde kalmış bulunuyor. İkincisi, kentsel toplumun mikro ölçekte örgütlenmesiyle ilgiliydi: yapılan düzenlemelerle 16.500 köy büyükşehir mahallesine dönüştürülmüş oldu. Bu iki dinamiği politik vektörler olarak görmek mümkün: yerel yönetim yapısı içinde ilçelerden büyükşehir belediye meclisine taşınan bir vektör ve merkezdeki idari yapının parçası olarak mahalle formunu hinterlanda taşıyan ikinci bir vektör. Öyleyse burada söz konusu olan sadece belediyenin idari sınırlarının çeperlere doğru genişletilmesi değildir; hem merkezde hem de çeperde deneylendiği biçimleriyle kentin ve kentsel siyasetin melezleşmesi söz konusudur. Dikkat edilmesi gerek şudur: kentsel siyasetin melezleşmesi hem biçimin (çeperden merkeze taşınan siyasal gündem ve onun ifade biçimleri) hem de içeriğin (kentle kırın iç içe geçmesinden doğan yeni siyasal gündem maddeleri) dönüşümünü içerir. (Resim 2)

Yerel seçimler sonrası gündemi belirleyen başkan-meclis gerilimi, belediye meclislerinin katılımcı kamusal mekânlara dönüşmesi imkânını barındırmaktadır.

Belediye meclisleri karakteristik olarak hayli örgütlü kentsel iktidar yapılarının ifade bulduğu organlardır. Bu durum yeni olmadığı gibi, Türkiye tarihinde dikkate değer bir toplumcu belediyecilik deneyinin yaşandığı 1970’lerde de belediye meclisleri başkanların toplumcu politikalarına direnmiş, hatta belediyelerdeki örgütlü yapıların partiler üstü bir karaktere sahip olduğu gözlenmiş, CHP’li meclis üyeleri kadar partinin yerel örgütleri de başkanların tasfiyesi için çalışmışlardır (1973-77 döneminin başarılı başkanlarının tekrar aday gösterilmeyişi çarpıcı bir derstir). Sınıfsal çıkarların ifade bulduğu ve çatıştığı belediye meclislerinin bugün siyasal gerilimi açıkça yansıtır olması dezavantaj yerine avantaj olarak görülebilir. Normal koşullarda gözlerden uzak seyredecek olan kentsel iktidar mücadelelerinin açık siyasal pozisyonlara bürünmesi ve kamuoyunun gözü önünde cereyan etmesi, belediye meclislerini kamusal mekân niteliğiyle bir müzakere alanı olarak yeniden üretmenin imkânını sunar.

Bütünşehir yapısı çerçevesinde hem köyden mahalleye dönüşen, yani sürdürülebilir bir ekonomiye sahipken merkeze bağımlı hale gelen birimlerin hem de ortadan kaldırılan belde belediyelerinin tanımladığı yerleşimlerin talep ve karar süreçlerinin metropoliten yapı içerisindeki yeri henüz ele alınmış değil. Bu alanların kentlere ve kentselliğe katılımı bir yük değil olanak olarak görülmelidir. Bu alanların kentsel siyasete katılımı için kurgulanacak farklı ölçekli kamusal mekânlar, merkezlerde mevcut geleneksel mahalle-semt-ilçe kurgusunun da katılımcı içerikle yeniden yapılandırılması için ipuçları sunabilir.

Kamusal mekân siyaset alanına indirgenemez; açık, erişilebilir kentsel sosyal mekânların üretimi, kimlik siyasetinin dışlayıcılığını aşabilmek için kritik önemdedir.

Kamusal mekân ne devletin tam kontrolü altındaki kamu yapılarına ne de tanımı gereği katılıma açık olsa bile siyaset işleviyle sınırlanmış alanlara (meclisler) indirgenebilir. Sosyal karşılaşmanın sahnesi olan kamusal mekânların siyasal potansiyeli göz ardı edilmemelidir. Doğrudan siyasal işlevi olmayan sosyal donatı alanları, rekreasyon sahaları ve kültürel mekânlar kentsel siyaset açısından önemli rol oynarlar. Örneğin, siyasal İslamın kentsel siyaseti açısından böylesi mekânlar uzun süreden beri kamusal hayatın İslamileşmesine hizmet etmektedir. İstanbul’da bulunan kültür merkezlerinden büyükşehir belediyesine ait bulunan, ölçek ve işlev açısından daha büyük kültür merkezleri İstanbul’un bir dünya kenti olarak sunulmasına hizmet ederken; ilçe belediyelerinin kontrol ettiği yerel kültür merkezleriyse sosyal ve kültürel eğitim faaliyetlerine, sergilere, konserlere, toplantılara, hatta nikâhlara ev sahipliği yapan (İslami) topluluk merkezleri işlevi görmüştür. Bu mekânlar bugün sosyal dokunun özgürleştirilmesi için de kritik önemdedir.

Dahası, demokratik bir kentsel siyasetin (hatta demokratik bir toplumsal yapının) inşası için, son dönemde sosyo-politik düzlem için bir cendere haline gelmiş olan (çeşitli kimlik pozisyonlarını birbiriyle etkileşemeyen gettolara hapseden) kimlik siyasetini aşmanın yolu, sosyal etkileşime olanak tanıyan, açık, erişilebilir kamusal mekânların inşasıdır. Yukarıda Gezi deneyimi üzerinden vurguladığım gibi, kamusal mekân “karşılaşmaların” mekânıdır ve bu karşılaşmalar siyasal nitelik taşırlar. Bu açıdan ilk yapılması gereken kentlerin toplumsal belleğinde de yeri olan mutenalaştırmaya, çöküntüleşmeye veya motorlu trafiğe terk edilmiş olan mevcut meydan ve bulvarların canlandırılmasıdır.

Bütünşehir çerçevesi içinde yeni ve muhtelif ölçekli bir kentsel gündemin inşası için kentsel siyasal ekoloji temelli bir çerçeveye ihtiyaç vardır.

Metropoliten alanların melezleşmesi sürecini yoğunlaşma ve genişleme diyalektiği içinde ele alacak olursak, kent çeperiyle merkezi arasındaki etkileşim, sadece siyasal-idari yapılanmayla ilişkili olmayıp kırsal olanla kentsel olanın birbirine karışmasını da içerir. Daha önce birbirinin antitezi gibi görünen bu iki fiziksel durumun bir arada düşünülmesi, bir yandan yeni kentsel problemler diğer yandan da kentsel siyaseti düşünmek için yeni olasılıklar sunar. Her kent için farklı ele alınması gereken bu etkileşim (örneğin, İstanbul için ekolojik risklerin aciliyeti söz konusu iken, Ankara için tarımsal hinterlandın entegrasyonu ele alınmaya muhtaçtır), şimdiye kadar “kentsel siyasal iktisat” eksenli düşünülen kentsel siyaseti, “kentsel siyasal ekoloji” temelinde yeni bir çerçeveyle genişletmeyi gerektirir.

Kentsel iktidar yapısının analizine dayanmayan uygulamalar parçacıl ve etkisiz kalmaya mahkumdur.

1970’lerin toplumcu belediyecilik deneyimi, o dönemki terminoloji içerisinde “kentsel sömürüyü” iki temel argümanla çözümlüyordu. Buna göre kent topraklarının özel mülkiyeti konut sorununu bir sömürü aracına çeviriyordu ve “kentli emekçiler” -esas olarak gecekondu sakinleri- bu sömürünün ve dolayısıyla toplumcu belediyeciliğin hedef kitlesiydi. Buna karşılık özellikle 1975-77 yıllarında olduğu gibi birkaç yıllık belediyecilik deneyimi kentsel iktidar yapısına dair daha önce farkında olunmayan boyutları açığa çıkardı. Bu boyutlardan ilki, kentsel rantların arazi rantıyla sınırlı olmadığıydı. Kolektif tüketim konusu olan tüm kentsel hizmetler de rant konusuydu ve bu rantları kontrol eden kentli orta sınıflar hayli örgütlü ve belediye meclislerinde etkindi. İkinci olarak, özel araç sahipliği gibi kentli orta sınıf tüketicilerin çıkarları kent yoksullarınınkilerle çelişiyordu. Üçüncü boyut kent ekonomisinin formel ve enformel “sektörlerinin” iç içe geçmiş oluşu ve gecekondu nüfusunun önemli bir kısmının bu çerçevede yaratıcı ve esnek girişimciler konumunda olduğuydu. Dördüncü boyut ise, kurgusal bir ön kabul bile olsa, “kentli emekçiler” tanımının, tutarlı bir politika demeti oluşturmayı ve dahası bu politikaların hitap ettiği hedef kitleyi “inşa etmeyi” mümkün kılmış olmasıdır.

Bu sonuçların bugün için anlamı şudur: hedef kitlesi belirsiz popülist uygulamalardan uzak durulmalı, otopark ücretlerini düşürmek gibi kentli orta sınıflara hoş görünecek bilimsel planlama ilkelerine ters uygulamalardan kaçınılmalıdır. Kent yoksullarını gözeten uygulamalara öncelik verilmeli, bu politikaların, bu kitleyi kentsel siyasetin bir öznesi halinde inşa etmeye de hizmet edeceği akılda tutulmalıdır. Son olarak belediyeler aracılığıyla dağıtılan rantların oluşum ve dağıtım mekanizmaları denetim altına alınmalıdır. Kolaylaştırılan plan değişiklikleriyle yaratılan arazi rantları ve belediye birimlerinin parçalanmış yapısıyla kontrolü iyice zorlaşmış olan hizmet teminleri, küçük ve orta ölçekli esnafa ek olarak hemen hepsi hükümete yakın vakıf ve STK’lardan oluşan bir ağ aracılığıyla ciddi bir rant paylaşım mekanizması oluşturmaktadır. Arazi rantı yaratılması ve ihaleler yoluyla sermaye birikimi alanlarında takip sistemleri oluşturulması gereklidir; ancak bu uygulamaların ciddi bir sınıfsal direnç göreceği de öngörülmelidir.

Bitirirken, 70’lerin “toplumcu belediyecilik” deneyiminin sağladığı umudun yanına, 1989 “halkçı belediyecilik” deneyiminin başarısızlığını da bir uyarı olarak eklemek şart. Bu uyarı bir yandan başarısızlığın maliyetine işaret eder: 1989 yerel seçimleriyle büyük kentlerde (sekiz büyükşehirin altısında ve 67 il merkezinin 39’unda) yönetime gelen SHP’nin hem yerel yönetimlerdeki başarısızlığı hem de parti içi çekişmeler konusundaki basiretsizliği İslamcıların iktidara yürüyüşünün önünü açmıştı. Bugünkü koşullarda benzer bir başarısızlığın maliyetinin daha az olmayacağı açık. Fakat bu uyarı aynı zamanda tarihsel koşullar çerçevesinde de bağlama oturtulmalı. İthal ikameci kalkınmacılığın, sosyal devletçi programıyla 70’lerin CHP’si için kriz koşullarına rağmen uygun bir çerçeve sağladığını söylemek mümkündür. 80’lerin sonu, hizmetlerin özelleştirilmesine ve dış borçlanma yoluyla projecilik anlayışına dayanan neoliberal belediyeciliğin emekleme dönemiydi ve 1989-94 dönemi SHP’si bu modeli coşkuyla sahiplenmişti. Bugüne geldiğimizde ise, 80’lerin sonunda başlayan sürecin kriziyle karşı karşıyayız: Özelleştirmelerin sonucunda ortaya çıkmış olan belediye iştirakleri kontrolü zor birer heyulaya dönüşmüş, belediyelerin borçları çevrilemez hale gelmiş durumda. Kısaca söylemek gerekirse elimizde sosyal belediyeciliğe oldukça yabancılaşmış bir yapı var. Bu yüzden, kentin “müşterekleştirilmesi”, neoliberal bir “makine” niteliğindeki belediyenin bir müşterek haline dönüştürülmesinden geçecek. Bunun için ihtiyaç duyduğumuz yaratıcı irade ise kolektif mücadele belleğimizde mevcut.

NOTLAR

1. Lefebvre, Henri, 2003, The Urban Revolution, University of Minnesota Press, Minneapolis ve Londra, s.14.

2. Burada kısaca aktardığım bakış açısının detaylı sunumu için bkz. Batuman, Bülent, 2019 (basım aşamasında), Milletin Mimarisi: Yeni İslamcı Ulus İnşasının Kent ve Mekân Siyaseti, Metis Yayınları, İstanbul.

Bu icerik 173 defa görüntülenmiştir.