MİMARLIK
387
OCAK-ŞUBAT 2016
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
YAYIN DEĞERLENDİRME

Şehrin İtirazını Filmlerde Aramak

Nilgün Fehim Kennedy, Dr., Bilkent Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

Yazar, Feride Çiçekoğlu’nun kentlerde yaşanacak olan toplumsal gelişmelerin ipuçlarını sinema filmlerinden okumaya çalışan Şehrin İtirazı kitabını değerlendiriyor.

Feride Çiçekoğlu, Şehrin İtirazı-Gezi Direnişi Öncesi İstanbul Filmlerinde İsyan Eşiği isimli kitabını (Resim 1) Vesikalı Şehir kitabından yedi yıl sonra yazmış. Vesikalı Şehir kitabında “kadın cinselliğinin ikiye bölünmüş kimlik hallerini İstanbul’un sinemasal suretinde” inceleyen yazarın Şehrin İtirazı kitabında da benzer izleği sürdürdüğünü görüyoruz. Bunu yeni kitabının 3. bölümüyle ortaya koyarken, Şehrin İtirazı’nda konuyu özellikle kentsel dönüşüm projeleriyle, bunların yarattığı ve David Harvey’in(1) de belirttiği post-modern zaman ve mekân sıkışmasının birey üzerindeki etkilerini ele alarak derinleştiriyor ve bunun şehrin isyan halleriyle ilişkisini kuruyor. Bu bağlamda Şehrin İtirazı’nın iki temel amacı var diyebiliriz. Birincisi, özellikle Paris’in 1960’larda yaşadığı dönüşümün 1968 Mayısının Parisinin ortaya çıkmasındaki etkileriyle, İstanbul’un 2000’li yıllardan beri yaşadığı dönüşümün 2013 Haziranının İstanbulunu ortaya çıkarmasındaki etkileri arasında bir paralellik olduğunu gösterebilmek, ikincisi ise bu şehirlerin isyanlarının ipuçlarını isyan öncesi yapılmış filmlerde aramak.

Kitap, “Vinçler Şehri”, “Şehir Sıkıntısı” ve “Erkekler Şehri” başlıklarıyla üç ana bölümden oluşuyor. Her bölümün öncesinde yazar kişisel deneyimlerinden bahsederek bizi okuyacağımız bölümlerdeki konuya hazırlarken kitapta yer alan film incelemelerinin kendi öznel değerlendirmeleri olduğunu da anlamamızı sağlıyor. Kitabın tamamında savunulan temel tez ise Gezi Direnişi’nin sınıf mücadelesinin bir parçası olmayıp, özünde daha çok kadınların ve LGBTİ bireylerin hem erkek egemen sistemin kendi hayatlarına yönelik baskılarına hem de yazarın bir kadın gibi düşündüğü İstanbul’un sömürülmesine yönelik bir direniş, bir toplumsal başkaldırı oluşu. Çiçekoğlu bu tezini bazı teorisyenlerin görüşleriyle ilişkilendiriyor ve Manuel Castells’in kenti sınıf mücadelesinin arenası değil, ama farklı ilişki ağlarının mekânı olarak gören tezini kabul ettiğini baştan söylüyor.

Kitabın birinci bölümü Benjamin, Harvey, Bergson, Deleuze, Lefebvre, Castells gibi düşünürlerin görüşlerinden oluşan kısa bir derlemeyle başlıyor. Özellikle 1848 Paris Komünü ile Haussmann yıkımları ve 1961-1969 yılları arasındaki Delouvrier yıkımlarıyla 1968 Mayıs isyanı arasındaki ilişkilerin benzerliklerinden bahsederken, Paris için komün geleneğinden gelen Mayıs 1968 neyse, İstanbul için de Haziran 2013’ün aynı anlamı taşıdığını iddia ediyor. Çiçekoğlu, bu genel değerlendirmeden sonra İstanbul’un 2000’li yıllardan itibaren yaşadığı “vinçler şehri” görüntüsünü 1960’lı yıllarda yaşayan Paris ve Roma’yı, ünlü yönetmenler Jean-Luc Godard ve Michelangelo Antonioni’nin filmlerindeki yansımalarıyla anlatıyor. (Resim 2, 3) Film karelerinde şehrin ve bireylerin karakteristik özelliklerini kaybedişini “hiçbir-yer” ve “hiçbir-kimse” olarak isimlendirirken de mekânsal değişimle toplumsal dönüşüm arasındaki ilişkiyi vurguluyor. Birinci bölümün adının “Vinçler Şehri” olarak seçilmesi çok isabetli bir tercih. Yazarın anlattığı dönem filmlerinde vinçler önemli bir yer tutuyor ve dönüşümün simgesi oluyor. Öte yandan bugün Türkiye’de de hem İstanbul’da hem de diğer büyük şehirlerde vinçler en çok göz önünde olan devasa nesneler. Dolayısıyla vinçler okuyucunun filmlerle gerçek dünya arasındaki ilişkiyi kurmasının doğrudan bir aracı oluyorlar.

Kitabın ikinci bölümü bize hiçbir-yere dönüşen şehrin birey üzerindeki boğuculuğunu ve onu hiçbir-kimseye dönüştürmesini modernitenin öncü şairi olarak kabul edilen Charles Baudelaire’in Paris betimlemeleriyle aktarıyor ve bu şiirlerdeki şehir sıkıntısının fırtına ve bulutlarla simgeleştiğini gösterirken, İstanbul’un şehir sıkıntısının Tevfik Fikret’in Sis şiiriyle tanımlanabileceğini öne sürüyor. Çiçekoğlu İstanbul filmlerini incelerken bu sis göndermesini sıkça kullanıyor ve sisin en somut halinin de 2013 Haziranında polisin bolca kullandığı biber gazı bulutlarıyla ortaya çıktığını söyleyerek tıpkı birinci bölümde kullandığı vinç simgesi gibi sisi de elle tutulur, gözle görünür hale getiriyor. Bu bölüm 2000’li yıllardan itibaren Türk sinemasındaki İstanbul filmlerinin, birinci bölümde anlatılan Godard ve Antonioni’nin filmleriyle karşılaştırılması ve benzerliklerin gösterilmesiyle tamamlanıyor.

Şehrin İtirazı’nın üçüncü ve son bölümü, yazarın Gezi Direnişi ile ilgili esas tezini desteklemek amacıyla doğrudan İstanbul filmlerindeki kadın karakterlere ve onların temsiliyetlerine ayrılmış. (Resim 4, 5) Yazara göre kadın karakterler yalnızca filmin kahramanı değil, kendi hayatlarının da kahramanı olmak istiyorlar ve şehre isyanları aynı zamanda kendi hayatlarını baskılayan erkek egemen sisteme isyanları. Bu bölümde Çiçekoğlu’nun Gezi Direnişi’ni değerlendirirken Manuel Castells’in tezini neden benimsediğini açıkladığını görüyoruz. Yazar özellikle David Harvey’in değerlendirmelerinde somutlaşan sınıf temelli örgütlenme ve eylem biçimlerini hiyerarşik ve aynı zamanda erkek egemen yapılanmalar olarak eleştiriyor, Gezi Direnişi’nin esas olarak böylesi sistemlere bir itiraz olduğunun altını çiziyor ve bu tezini filmlerdeki kadın karakterlerin yaşadıkları baskıcı sistemden çıkış mücadeleleriyle ve buldukları çözümlerle destekliyor. Filmlerdeki su öğesine sık sık gönderme yapması da sistemin yarattığı kirliliğin nasıl temizlenebileceğini göstermek açısından “vinç” ve “sis” gibi bir işleve sahip.

Feride Çiçekoğlu’nun dili ve hayal gücü çok zengin. Dolayısıyla anlattığı filmleri bize adeta seyrettiriyor. Kitapta farklı yönetmenlerin filmlerini birbirleriyle karşılaştırmakla yetinmeyip, aynı yönetmenin farklı filmlerini de birbirleriyle karşılaştıracak kadar derin bir sinema bilgisinin sonuçlarını okuyoruz. Yazar birinci bölümde kendi deyimiyle “ileri atlama tekniği”ni kullanarak anlattığı sahnelerin hangi İstanbul filmindeki hangi sahneyle benzerlikler taşıdığının ipuçlarını vererek okumayı kolaylaştırıyor. Yazar anlattıklarını fotoğraflarla destekliyor, kendi deneyim ve duygularını yorumlarına katıyor ve bu şekilde kitabı çok katmanlı olarak okumamızı sağlıyor.

Kitabın bu özelliği bir yandan da onun zayıf noktasını oluşturuyor. Öncelikle, yazarın öznelliği Gezi Direnişi’ni değerlendirmesine de yansıyor, direnişin nasıl bir sosyal hareket olduğu ile ilgili olarak David Harvey / Manuel Castells karşıtlığından kısaca bahsetmenin dışında tercih ettiği teorik açıklamayı temellendirmiyor, öne sürdüğü tez ile seçtiği teorik yaklaşım arasındaki bağlantıyı yeterince kurmuyor.  Bu nedenlerle kitapta yer alan teorik tartışmalar kitabın genel akışına çok fazla katkı sağlamıyor. İkinci olarak, kitap, Paris isyanlarının sosyo-ekonomik arkaplanlarını özet olarak verse de Gezi Direnişi için bunu yapmıyor ve Gezi’yi hazırlayan nedenleri sadece Fransız ve İtalyan filmleri ile İstanbul filmleri arasındaki benzerlikleri göstererek anlamamızı istiyor. Aslında Çiçekoğlu da bunun farkında ve 80. sayfada derin tahlillere girmek istemediğini ama 2000’ler Türkiyesi ile 1950’ler İtalyası arasındaki benzerliğin “iktisadi mucize” ya da “hızlı ekonomik büyüme” olarak tanımlanan olgudan kaynaklandığını söylemeden geçmek istemediğini belirtiyor. Ancak araya serpiştirilmiş birkaç cümlelik tahliller okuyucunun bilgisinin ve dünya görüşünün verili olarak kabul edilmesi gibi bir sonuç doğuruyor ve kitabın okuyucu kitlesini daraltıyor. Aynı durum kitabın üçüncü ve son bölümünü (ki bu bölüm yazarın tezini desteklemek için yazdığı bölüm) kitabın en zayıf bölümü haline getiriyor. Yazarın şehrin neden erkek egemen olduğundan bahsetmeden doğrudan film tartışmalarına geçmesi özellikle bu konuda fazla bilgisi olmayanlar için anlaşılması güç bir durum yaratıyor.

Bu eleştiriler kitabın önemini azaltmıyor.  Kitap, Gezi ile başlayıp, Türkiye’nin tüm kentlerine yayılan 2013 Haziran Direnişi üzerine yazılmış kitaplar arasında yerini şimdiden hak ediyor. Ayrıca, artık sadece sinefillerin bildiği Godard, Antonioni gibi kült yönetmenlerin filmlerine adeta bir güzelleme ve Türk sinemasının gişe filmi yapmayan yönetmenlerini tanımamız için çok önemli bir kaynak. Bütün bu nedenlerle kitabı bitirdiğiniz anda adı geçen bütün filmleri ve Gezi Direnişi ile ilgili görselleri izlemek için büyük bir istek duyuyorsunuz.

NOTLAR

1. David Harvey, 1997, Postmodernliğin Durumu, (çev.) Sungur Savran, Metis Yayınları, İstanbul.

Bu icerik 854 defa görüntülenmiştir.