355
EYLÜL-EKİM 2010
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR

  • İki Kitap
    Gürhan Tümer, Prof. Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü



KÜNYE
GRAFİK TASARIM

1968 ODTÜ Mimarlık Fakültesi Afişleri

Arif Şentek, Mimar

ODTÜ Mimarlık Fakültesi öğrencileri, 1968 Hareketi içinde, dönemin olanak ve teknikleri ile ‘devrimci harekete’ katılıyorlardı. Yılmaz Aysan’ın ’68 Afişleri: ODTÜ Devrimci Afiş Atölyesinin Öyküsü kitabından yola çıkan yazar, fakültede kaçak yollarla üretilen grafik tasarım yöntem, biçim ve tekniklerine olduğu kadar, dönemin sosyo-ekonomik ve siyasal ortamını da resmediyor.

Meslektaşımız ve 1980’lerde Mimarlık dergisine emek verenlerden Yılmaz Aysan’ın uzunca bir süredir hazırladığı ve 2008’in sonlarında yayımlanan ’68 Afişleri kitabı, 40 yıl öncesinde ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde yaşanan bir pratiği belgeleriyle aktarıyor. Bir “sözlü tarih” çalışması diyebileceğimiz kitapta, fakültedeki “afiş atölyesi”ni, meslektaşlarımız Hasan Barutçu, Ahmet Sönmez, Ali Artun, Ertuğrul Kürkçü ve Sait Kozacıoğlu ayrıntılarıyla anlatıyorlar. Görsel malzemesi bol, keyifle okunacak ve saklanacak bir kitap. (1)

O yıllarda ODTÜ Mimarlık Bölümü’ndeki öğrencilerin çoğu gibi ben de bir kıyısından bulaştım bu “atölye” çalışmasına. Belki diğer bazı arkadaşlar kadar aktif bir “afişçi” değildim, ama gece gündüz yaşadığımız bir mekânda olup bitiyordu bu işler. Yani birinci dereceden “fail” değilsem de, yakın “tanıklığım” söz konusudur.

Öncelikle, 1968 yıllarında bizim ODTÜ Mimarlık’a egemen olan havayı özetlemeye çalışayım. Kuşkusuz çoğu yönü ile dünya ve Türkiye genelindeki gelişmelerin yansımalarını yaşıyorduk. Ama ayrıntılarda “yerel” farklılıklar vardı.

Öncelikle “kolektiflik” ağır basıyordu bizde. 1968 Ekim’inde 15 gün süren boykotta gazetecilerle yaptığımız bir basın toplantısında ısrarla bizden liderimizin kim olduğunu öğrenmeye çalışmışlardı. Kim diye etrafımıza bakınmıştık. Yoktu ki söyleseydik. Hiç böyle bir lider ihtiyacı duymamıştık. Mesela ben o dönemlerde Mimarlık Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanlığı yaptım. Dernek yönetimindeki arkadaşlarımızın tamamı hareketin içindeydi. Ama herşey, herkesi kapsayan çok daha genel bir kolektiflik içinde yapılıyordu. Bir anlamda “doğrudan demokrasi” gibi bir şey. Beceren becerdiği işi alıp götürüyordu. Bunu, isteyenler hafif “anarşizan” bir durum olarak da yorumlayabilirler.

Yani o kadar çok “lider” veya kaba tabiriyle “elebaşı” vardı ki içimizde. Önemli bir örnek, Komer’in arabasını yaktıkları iddiasıyla bir grup arkadaşımızı tutuklamaya kalktıklarında binlerce imza toplanmıştı, bu işi topluca yaptık, niye sadece 5-6 kişiyi tutukluyorsunuz gibi bir davranış içinde. Yani, bir anlamda kendi kendimizi ihbar ediyorduk. Bu afiş üretimine de çok sayıda arkadaşımızın, hatta Mimarlık’ın dışındakilerin bile eli değmiştir. Kuşkusuz kimi, işin tasarım tarafını yüklenmiştir daha çok, kimi mekanik işleri, kimi boya, kağıt temini gibi lojistik işleri. Ama tasarım yapan kasnağın başına geçip baskı da yapıyordu, şehirden gidip malzeme de alıyordu.

Bir diğer özelliğimiz, okuldaki eğitimin de etkisiyle, “el işçiliğine” yani “zanaatkarlık”a yatkın olmamızdır. Fritz Janeba’nın “Temel Tasarım” dersini alanlar bilirler, kağıtlarla, tahtalarla, iplerle, çamurla nasıl uğraşıldığını. Zaten yaz stajlarımızda hepimiz inşaat işçisi gibi çalışır, duvar örer, beton dökerdik. Bu zanaatkarlığı bazı arkadaşlarımız terziliğe, berberliğe kadar vardırmışlardı. Örneğin Aykut Ülkütekin, İbrahim Niyazioğlu, Koray Doğan kendilerine pantolon dikerlerdi. Aykut kantinde, hemen bölüm sekreterleri Emel Abla veya Suna’dan emaneten alınan makasla isteyenin saçlarını keserdi.

Bu “zanaatkarlık” eğilimi, bir anlamda kurulu düzenin tartışmasız kabul edilen üretim ve tüketim alışkanlıklarına bir tepkiydi, bir meydan okumaydı. Gerekli olanı en basit şekliyle biz yapmalıydık. O dönemde bizim okulda doğru dürüst kravat takana, takım elbise giyene rastlayamazdınız. Şimdiki gençlerin marka merakına çok ters düşen bir durumdu bu. Biz aldığımız mimarlık eğitiminde de “Süs Cinayettir”, “Az Çoktur”, “Biçim İşlevi İzler” gibi ilkesel laflarla besleniyorduk.

İşte böyle bir fikri ortamda, Amerikan yardımı bir ofset teksir makinesi hurdası, elle kumandalı basit bir linolyum baskı tezgahına çevrilebiliyordu. Bu tezgahı özgün haline getirelim demiyorduk. Gerektiğinde, ışığa duyarlı emülsiyon, özel ipek, özel serigrafi boyası vb. yerine en basitinden organze ve boyalar kullanarak afiş basılabiliyordu. Bu, bir anlamda aşırı bir özgüven belirtisi olarak da yorumlanabilir.

Her gün bir başka olayın yaşandığı o hareketli ortamda maddi güçlüklerle de örtüşen bir durumdu bu. Mükemmel bir serigrafi atölyesi kursan da, o atölyeyi koruyacak, sürdürecek koşullar yoktu. İlkel düzenekler anında çizim masalarının gözlerine, duvarlardaki panoların arkasına zulalanabiliyordu. Linolyum baskı aleti parçalarına ayrılıyor, bu parçaları metal atölyesinin civarındaki hurdaların arasına koyulabiliyordu. Ayrıca kimsenin öyle inceden inceye baskı tekniklerini öğrenecek, uygulayacak zamanı da yoktu. Afişi basacaksın, derse gireceksin, eylemlerden uzak kalmayacaksın. Bu arada Mert Hepakçin’in afiş bastıktan sonra ellerini temizlemeden katıldığı bir anti-Amerikan gösteride, galiba Tuslog taşlanırken, yakalandığını ve elindeki boyalar kanıt gösterilerek tutuklandığını hatırlıyorum. Çok sevdiğimiz bir hocamız mahkemeye gitmiş, “Bu çocuk mimarlık öğrencisidir, ellerindekiboya izleri okulda yaptığı temel tasarım çalışmalarından kalmadır” filan diyerek tanıklık yapmış, ama yargıcı ikna etmek mümkün olmamıştı.

Aşağı yukarı 2-3 yıllık bir süreye yayılmış, koşulların gereği, kendiliğinden gelişen bir üretimdi yapılan. Fazla para harcayacak halimiz yoktu. Baskı kalitesi bizim için yeterliydi. Hatta anlamlı bir ilkellik taşıyordu. Yapılanlar yaşadığımız hareketli ortamın, bizim değer hükümlerimizin gereğiydi.

Aslında baskı tekniklerini geliştirmeye kafa yormuyor da değildik. Örneğin o sıralarda Endüstri Mühendisliği’nden kapitalist üretimin elifbası “Zaman ve İş Etüdü” (Time and Motion Study) dersini seçmeli alıyordum. Bu ders için hazırladığım projede bizim serigrafi baskı işini etüt ettiğimi, gerekli işlemlerin rasyonalize edilmesini, örneğin basılan kağıtları katlı araba-raflarda kurutarak üretim hızını 3-4 katına çıkarmayı önerdiğimi hatırlıyorum.

Serigrafi konusunda bir başka geliştirme niyetimi daha hatırlıyorum. İstanbul’da bu işin tam profesyoneli, Üsküp’te bu işi mektebinde okumuş bir Yugoslavya göçmeni ile görüşmüştüm. Üstat serigrafide kartvizit basıyor, çok renkli ticari baskılar yapıyordu. Bizim bu işe getirdiğimiz teknik katkıları (!), yaptığımız yalınlaştırmaları anlatmış, tavsiyelerini sormuştum. Gülümseyerek beni dinlemiş, özetle “Sizin koşullarda farklı bir şey yapamazsınız, aynen devam edin” gibi bir yanıt vermişti.

İlk kez, herhalde 1966 veya 1967 yılıydı, Mimarlık stüdyolarında afiş yapımına tanık olmuştum. Ruhi Su, uzun yıllar süren zorunlu suskunluk döneminden sonra Ankara’da bizim amfide konser verecekti. Sanırım ODTÜ Öğrenci Birliği düzenliyordu konseri. Şehir içinde, Kızılay’da bilet satılıyordu. Buralara koymak için sınırlı sayıda afişe ihtiyaç vardı. Aykut Ülkütekin tek tek harfleri keserek, arkadaşlara kestirerek, sonra bunları rengarenk kartonlara yapıştırarak, meşakkatli bir yöntemle az sayıda, ama çok kibar görünümlü afişler hazırlamıştı.

Bu kesme-yapıştırma tekniklerinin bizdeki bir diğer ustası rahmetli İbrahim Niyazioğlu’ydu. İlk kez kolaj tekniğiyle grafik sunuşlar hazırlanabileceğini ondan görmüştüm. 12 Mart’ta güvenlik güçleri tarafından vurularak öldürülen Koray Doğan’la birlikte ortak hazırladıkları çok sayıda kolaj çalışmasını okulda sergilemişlerdi. İbrahim daha sonra bu tekniği iyice ilerletti. Siyasal anlatımı gittikçe rafineleşen bir üslupla hazırladığı kolajlardan bazılarının Büyük Sinema’nın üzerinde bulunan Erdal Öz’ün Sergi Kitabevi’nde sergilendiğini hatırlıyorum. Örneğin en beğenilen çalışması, fötr şapkası arkaya kaykılmış, kürsüde gerdan kıran bir fotoğrafında Demirel’in eline tutturduğu ipe bağlı bir balıkla yaptığı bir kolaj olmuştu.

İbrahim’in çalışmalarının üzerinde etraflıca durulması gerekir diye düşünüyorum. Daha sonra 12 Mart’ın en karanlık dönemlerinde II. Dünya Savaşı fotoğraflarını kullanarak hazırladığı antifaşist içerikli kolajları Dekanımız Orhan Özgüner’in izniyle okulda sergilemişti. Sergi Sıkıyönetim tarafından kapatılmış, Orhan Hoca ile İbrahim, Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanmış ve bu sıkıntılı davada kendilerini eski Milli Eğitim Bakanı Ahmet Tahtakılıç savunmuştu. Bize oldukça mesafeli duran Orhan Hoca’nın bu durumda en küçük bir yakınması kulağımıza gelmemişti. Bu, ODTÜ’nün o yıllardaki hoşgörü ve dayanışma ortamını göstermesi açısından ayrıca önemlidir.

Orhan Hoca’nın bir de briket makinesi hikayesi vardır. Üniversitede yaşanan olayların ardından polisler bizim fakülteyi de aramaya gelirler. Okulda öğrenci yoktur. Dekan Orhan Özgüner ile öğretim üyelerinden Aydan Erim okulu beklemektedirler. Polisler Orhan ve Aydan Hoca ile birlikte okulu aramaya başlarlar. Silah ve afişlerin basıldığı matbaa makinesini (!) aramaktadırlar özellikle. Kantinin arka tarafında, atölyelerin bulunduğu yere gelirler, oradaki hurdaları karıştırırlar. “Doç ofset”in parçaları ve serigrafi tezgahlarının bir bölümü, demonte edilmiş olarak hurdaların içindedir. Polisler bunları bir şeye benzetemezler. Tabii silah filan da bulamazlar. Eli boş dönerken bahçede duran ufak briket makinesini görürler, bulduk diye sevinirler. “Hocam bu basar mı” diye sorarlar. Orhan Hoca bıyık altından gülerek “Tabii basar, briket basar” der. Polis elindeki telsizden heyecanla, “Amirim, makineyi bulduk, getirelim mi? Ama briket basıyormuş” der ve telsizden anında sunturlu bir küfürle birlikte “Bırakın o makineyi yerine, gelin buraya” yanıtı gelir. Polisler fakülteyi terk ederken Orhan Hoca’nın suratında sinsi bir gülümseme vardır. Aydan Hoca gülmemek için kendini zor tutar. Bilmiyorum belki polisler de amirleri ile dalga geçiyorlardı. Zira o tarihlerde polis kadrolarından “sol eğilimli”ler henüz bütünüyle tasfiye edilmemişti.

İbrahim Niyazioğlu ile daha sonra 1974-75 yılarında Mimarlık dergisinde birlikte çalıştık. Derginin “teknik sekreter”iydi, ofset tekniğine göre, gene el emeği yoğun bir biçimde hazırlanan derginin tasarımı, kapak ve diğer grafik çalışmaları, pikajı onun elinden çıkıyordu. Bu arada Ankara’da yayımlanan haftalık Yürüyüş dergisine de kapaklar hazırlıyordu. Bizim ODTÜ afişlerinin belki bir bölümünün örnekleri ortada yoktur, ama İbrahim’in bu söylediğim çalışmalarına ulaşmak mümkün. Bu çalışmalar bence 1968 afişlerinin izlerini taşır.

Neydi genel karakteristikleri o grafik çalışmalarının? Kesme-yapıştırma da diyebileceğimiz tek renk yalın hatlarla ortaya çıkan, figüratif öğeleri yalınlaştırılmış çalışmalardır bunlar. Ara tonları olmayan kontrast fotoğraf kullanılırdı. O zamanın alışılmış matbaacılık teknikleri itibariyle tipo baskıya, tramlı değil de tire klişeye uygundu yapılanlar. Bu türün ilk ilginç örneği yine Aykut Ülkütekin’in elinden çıkan, sanırım İbrahim’in de katıldığı linolyum baskı bir tiyatro festivali afişiydi.

Serigrafi veya ofset makine bozması tekniklerden önceydi. Arkadaşlarımız ODTÜ’de düzenlenen bir tiyatro festivalinin afişinin hazırlanması işini üstlenmişlerdi. Galiba bu iş için belli bir ödeme de yapılmıştı kendilerine masraf ve el emeği karşılığı. Manzara şöyle: Alt kattaki ilk stüdyonun en arkasında bir masanın üzerine yatırılmış linolyum bir kalıp. Kalıbı Aykut hazırlamıştı günlerce oyarak, keserek. Galiba ebadı 100x70 cm.den de büyüktü. Zira rengi kahverengiye çalan büyük ebat kraft ambalaj kağıdına basılıyordu. Kalıba el merdanesi ile matbaa mürekkebi sürülüyor sonra üzerine baskı yapılacak kağıt tabakası yatırılıyordu. Kağıdın üstüne de ya bir başka masanın üstü veya bir sunta tabakası kapatılıyordu. Sonra üstüne çıkılıyor ve sıçrayarak, tepinerek kalıp ve kağıt üzerine baskı uygulanıyordu. Çıkan işten Aykut’un pek memnun olmadığını hatırlıyorum. Zira dertli bir yöntemdi. Uzun sürede ve az sayıda basabiliyordunuz. Tam baskı uygulayamadığınız için de desenlerde yer yer mürekkep görmemiş boşluklar oluşuyordu.

Bizim okuldaki serigrafi atölyesinin kurulmasında İTÜ’nün de katkısı vardır. İstanbul’dan gelen ve serigraf atölyesinin kurulmasına yardımcı olan, sonra “çırağı” Gündüz’e işleri emanet ederek İstanbul’a dönen, İTÜ Mimarlık’tan Nihat Fındıklı’dır. Elinden hemen hemen her iş gelir. Ustaca İspanyol gitar çalar, karikatür yapar, çok iyi detay çözer. O yıllarda yaz kış demeden Rumelihisarı’nda denize girer, hatta karşıya yüzer, geri gelirdi. Ha, bu arada Einstein’ın İzafiyet Teorisi’ni Türkçeye çevirmiştir.

Nihat’ın katkısıyla kurulan tezgâh hassastı. Işığa duyarlı emülsiyon, özel serigrafi ipeği kullanılıyordu. Agrandizörle çalışılıyor, ışıkla pozlandırma yapılıyordu. Başlangıçta bu tekniklere titizlikle uyuldu. Özellikle Hasan Barutçu’nun bu konuda çok titiz çalıştığını biliyorum. Hatta ipek kasnağı yıkadıktan sonra daha çabuk kurutmak için evden eşinin saç kurutma aletine el koyup okula getirmişti. Ama reel durum böyle bir hassasiyete fazla imkân tanımıyordu. Giderek zaman zaman herhalde serigrafinin ilk icadında denenmiş tekniklere dönüldü.

Böyle bir “yalınlaştırma” sürecinden bizim Öğrenci Derneği’nin teksir makinası da nasibini almıştır. 1968 sonbaharında okul açıldığında boykot başlayacaktı. Elimizdeki Sait’in ispirtolu teksir makinesi yetersizdi. En fazla 50, bilemedin 100 baskı yapıyordu. Baskı kalitesi de mürekkepli makineler kadar iyi değildi. Rüştü Meriçelli’nin (Rüştü Baba derdik kendisine) başkanlığındaki Dernek Yönetim Kurulu acilen iyi bir teksir makinesi alınmasına karar verdi. Elimizde bir yıl öncesinin Mimarlık Balosu’ndan kalma 10 bin TL kadar bir para vardı. Heyet halinde Ankara’daki satıcıları dolaştık. Rex-Rotary ve Gestetner marka makinelerdeydi gözümüz. Ama fiyatlar bize yüksek geldi. Ankara’daki firmalar resmî kuruluşlara, muhtemelen komisyonlu mal sattıklarından yüksek rakamlar istiyordu. 6-7 bin liraya elle çevrilen bir makine alacak gibi olduk, sonra bu iş İstanbul’da daha ucuza halledilir diye Aykut’la birlikte gece Gazanfer’in son otobüsüyle yola çıkarak sabahın köründe Karaköy’e düştük. Bir iki bakındıktan sonra Bankalar yokuşunun başlangıcında bir dükkandan sevimli bir tasarımı olan İtalyan malı, hem de elektrikli bir makineyi 3 bin lira civarında bir paraya aldık. Makineyi sırtladık, gene Gazanfer Bilge veya benzeri bir otobüsle Ankara’ya döndük. Ertesi sabah teksir makinesi boykotun ilk bildirilerini basıyordu. Hayran kalmıştık makinenin marifetlerine. Ama kısa süre içinde bu makine de “yalınlaştırma” sürecine girdi. Önce elektrikli motoru bozuldu, elle kullanmaya başladık. Sonra bir gün acele lazım olmuş, Hüseyin İnan pencereden girerek bildiri basmak istemiş. Mürekkep diye eline geçen bir kutu sentetik boyayı boca edince rezalet bir duruma gelmişti makine. Ertesi sabah Ahmet Sönmez’in söylenerek makineyi tiner veya benzinle temizlediğini hatırlıyorum.

O yıllarda ODTÜ’de afiş denilince “ozalit” baskıları hatırlamamak olmaz. Bu işin ustası da yine Mimarlık’tan Ahmet Turan Altıner’di. Geçmiş yıllarda bir süre Arkitekt’i yayımlayan, Hürriyet ve Milliyet’te “Testus...” başlıklı çoktan seçmece ÖSYM türü sorularla hoşça bir yazı türü ortaya çıkaran, örneğin mimarlıkla ilgili konuları işlediği yazısına “Testus Arkitektus” gibi “ciddi” görünümlü bir başlık atan Ahmet Turan, ODTÜ’de bir seçim kampanyasının “küratörü”ydü. Genellikle mühendislikte okuyanlar “yaratıcılık”, “yenilik” gerektiren işlerde bize güvenirlerdi. Sanırım 1968 yılıydı, Üniversite Öğrenci Birliği seçimlerine “Toplumcu Grup” adı altında katılıyorduk ve Başkan Ergun Bankoğlu afiş üretme işini Ahmet Turan’a vermeye ikna olmuştu. Ahmet Turan, bizi de çalıştırdı. Ama neredeyse bütün sloganları o üretiyor, hangi afişin nereye asılacağına o karar veriyordu. Özel mekânlara göre özel afişler tasarlanıyordu. Mutlaka işin içinde o dönemde Ahmet Turan’la aynı evi paylaşan Süheyl Kırçak ve Doğan Kınık da vardı. Gece gündüz çalışılmış, kısa sürede bütün üniversite, özellikle kendi mekânımız Mimarlık binası bu ozalitten afişlerle donatılmıştı.

Ahmet Turan’ın kullandığı teknik, uzunca aydıngerlere temiz ve büyük harflerle sloganların yazılması, bunların ozalitle çoğaltılmasıydı. Aydıngerleri sırtlayarak, Ulus’ta Sol Yayınları’nın bulunduğu handa, bize ucuz iş yapan ve TİP üyesi güvendiğimiz bir ozalitçiye götürdüğümüzü hatırlıyorum. Ozalit o ortamdaki ihtiyaca uygun bir teknikti. Ozalitte uzun rulolara baskı yapılabiliyor, büyük ebat çalışılabiliyordu. Az sayıda, ama çok çeşitli afişler hazırlanabiliyordu. Biz zaten aydınger üzerinde çalışmaya yatkındık. Ozalit baskı ışığa karşı fazla dayanıklı değildi. Eh, zaten seçim kampanyası dediğin de 1-2 haftalık bir süreydi. Hele bina içlerinde, doğrudan güneşe maruz kalmayan yerlerde ozalit baskılar oldukça uzun ömürlü oluyordu. Bu arada, yıllarca sonra galiba 1977’deydi, Ankara Fransız Kültür’e bu ozalit tekniğinde birkaç etkinlik afişi hazırladığımı ve bu işten ufak da olsa bir cep harçlığı çıkardığımı hatırlıyorum.

Ahmet Turan’ın ürettiği sloganlardan biri “Lumcu Lumcu Toplumcu” lafının tekrarına dayanıyordu. Slogan, alt alta birkaç satırda sağa doğru kaydırılarak tekrarlanıyor, bir blok oluşturuluyordu. Ahmet Turan’a göre öğrenciler “Lumcu Lumcu Toplumcu” lafını tekrarlaya tekrarlaya neredeyse ezberleyecekler ve seçim günü sandığa gittiklerinde otomatikleşmiş bir hareketle oylarını Toplumcu Gruba vereceklerdi.

Ozalit afişlerden bir diğerinde 50-60 cm yüksekliğinde “Devrim De” yazıyordu. Bunlardan çok sayıda bastırmış ve birbirine ekleyerek Mimarlık’taki asma katın kantine bakan çevresine boydan boya yapıştırmıştık. Yani kafayı 360 derece ne tarafa çevirirsen “Devrim De Devrim De Devrim De...” diye okuyordun. Bu devrimdeki ısrarımızı olduğu kadar, eh biraz mazur görülebilecek bir imla hatasıyla devrimin sürekliliğini, kendini sürekli yenilemesi gerekliliğini anlatıyordu. Ayrıca bir şekilde o yılların popüler yazar ve eylemcisi Regis Debray’ın “Devrimde Devrim” (Révolution dans la Révolution) kitabına da bir gönderme yapılmış oluyordu.

Ahmet Turan’ın o afişleme kampanyasıyla girdiğimiz ODTÜ Öğrenci Birliği seçimini ne yazık ki kaybettik. Bir daha da kimse Ahmet Turan’a, hatta biz mimarlara tek başımıza böyle bir “kuratörlük”(!) imkânı vermedi. Seçimlerdeki yenilgide bizim “çılgın” afişleme kampanyasının fazlaca etkili olduğunu sanmıyorum. Genel yapısı itibariyle ODTÜ öğrencileri, hele mühendislik, mesela inşaat mühendisliği öğrencileri, daha efendi kılıklı bir devrimcilikten yanaydı. Zaten içlerinden bir kısım arkadaşımız sonradan milletvekili, belediye başkanı filan oldular. Mimarlık Fakültesi’ndeki seçimlerde ‘yenilgi’ sözkonusu değildi. Bizim fakültede yapılan her seçim, tek partili dönemlerdeki seçimlere benziyordu. Bayraklar, flamalarla donattığımız sandığın başına gidenlerin “Devrimci” gruba oy vermekten başka seçeneği yoktu. Başka grup çıkmıyordu ve seçimleri izlemek için Emniyet 1. Şube Dernekler Masası’ndan gelen siviller, “Siz burada bir şeyler yapıyorsunuz, ama anlayamadık” diyorlardı.

1968 boykotu sırasında sosyolojide okuyan arkadaşlarımıza bir hocaları, çeşitli fakülte ve bölümlerdeki öğrencilerin boykotta ne kadar kararlı olduklarını ölçmeye yönelik bir anket yaptırmıştı. Çıkan sonuç bizi bile şaşırtmıştı. Mimarlık dışındakiler bir hafta, 10 gün filan diye süre verirken bizim mimarlıktan, “Süre filan yok, gittiği yere kadar gider” diyen bir eğilim ortaya çıkmıştı. 15 gün sonra yapılan forumda eğitime devam etme kararını biraz zorlanarak aldığımızı hatırlıyorum. Bunları söz konusu afişlerin basıldığı mekânı ve ortamı daha iyi anlatabilmek için yazıyorum.

O yılların bu afişlerinden geriye ne kaldı, sonraki yıllara etkilemeleri nedir derseniz, galiba içimizden grafik, yayın işlerine yatkın epeyi adam çıktı derim en azından. Hatta Yılmaz Aysan bu işlerin hocası oldu. Ali Artun kendini iyice sanat kuramlarına verdi. Ertuğrul Kürkçü 17 yıl sonra “sivil hayata yeniden yayıncı olarak başladı. Ben grafikte iddiası olan biri değilim, ama Mimarlar Odası’nın yayın işlerini yürütürken okulda edindiğim deneyimlerden çok yararlandım. Bu arada 1975’te yaptığım kısa dönem askerliğin uzunca bir süresini “önce disiplin” filan gibi tabelalar yazarak geçirdim.

Yukarıda yer yer bu işin 68 sonrasından, örneğin İbrahim Niyazioğlu’nun Mimarlık ve Yürüyüş dergilerindeki çalışmalarından söz etmiştim. Gerçekten İbrahim, 1968’in grafikteki mirasını sürdüren bir arkadaşımızdı. Son kez 1980’lerde İstanbul’da karşılaştığımızda çizgi film işi ile uğraşmaya başladığını, henüz daha çıraklık döneminde olduğunu, pek para kazanamadığını, ama bu animasyon işinden çok keyif aldığını anlatıyordu. Galiba o dönemde film kareleri tek tek elle çiziliyordu. Gene “el işçiliği” yoğun bir teknikle tanışmıştı İbrahim ve bundan mutluydu. İbrahim bugünün bilgisayar tekniklerini görebilseydi son derece başarılı işler çıkarırdı diye düşünüyorum.

 

NOT

1. Aysan, Yılmaz, 2008, ’68 Afişleri: ODTÜ Devrimci Afiş Atölyesinin Öyküsü, Metis Yayınları, İstanbul; 158 sayfa.

Bu icerik 4049 defa görüntülenmiştir.