446
KASIM-ARALIK 2025
 
MİMARLIK'tan

  • Giriş
    Dosya Editörleri: Koray Güler, Nisa Semiz

YAYINLAR



KÜNYE
ULUSLARARASI GÜNDEM

Düzene Dönüş mü? Trump Çağında Amerikan Federal Hükümet Mimarisi

Edward Dimendberg, Beşeri Bilimler Profesörü, Kaliforniya Üniversitesi – Irvine, ABD

Edward Dimendberg’in 15 Mayıs 2025 tarihli makalesinin kısaltılmış çevirisi olan bu yazı, Donald J. Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığına yeniden seçilmesinin ardından, ABD hükümetinin ekonomi ve dış politikadaki yıkıcı hamlelerinin ABD mimarlığı üzerindeki etkilerini değerlendiriyor.

Donald J. Trump'ın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı olarak yeniden seçilmesinin sonuçları, her geçen gün sadece Amerikalılar için değil, çağdaş dünyanın dört bir yanındaki insanlar için de daha belirgin hale geliyor. Trump yönetiminin ekonomi ve dış politikalarının yıkıcı etkileri sürekli olarak gündemde olsa da bunların ABD'deki mimarlığa da aynı derecede yıkıcı olan etkileri daha az dikkat çekiyor.

Kanada'dan ithal edilen kereste ve çeliğe veya diğer ülkelerden ithal edilen malzemelere uygulanan gümrük vergilerinin yurt içi inşaat maliyetlerini artırması bekleniyor. Ayrıca Çin'den ithal edilen teknolojilere bağlı güneş ve rüzgar enerjisi gibi temiz enerji alternatiflerinin kullanımlarının arttığı ve fosil yakıtlara bağımlılığın azaldığı bir dönemde, dış ticarete ilişkin bu yeni uygulamalar inşaatları daha da pahalı hale getirebilir. ABD Hazine tahvillerinin, endişeli yatırımcıları çekmek için daha yüksek getiri sağlaması nedeniyle, zaten yüksek olan faizler artarken, gayrimenkul finansmanı ve konut kredisi faizleri de yükselecek ve bu da hem inşaat hem de konut sahibi olma fırsatlarını olumsuz etkileyecek. İnşaat sektöründe kaçak işçilerin yoğun olarak çalıştığı bir sır değil ve göçmenlik kısıtlamalarının artmasıyla işçilik maliyetlerindeki artış müşterilere yansıyacak. Özellikle uygun fiyatlı konut inşası, ülkenin ilk müteahhit başkanının görmezden geldiği ciddi bir sorun olarak daha da yavaşlayacak.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllarda, federal hükümet tarafından yaptırılan mimari eserlerin çoğu, büyük firmalar tarafından üretilen sıradan işlerdi. Değişiklik için ilk girişim, 1954 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Eero Saarinen ve Walter Gropius gibi modernist mimarlara büyükelçilik binalarını tasarlatması oldu. Konut mimarisini iyileştirme çabaları, bir yıl sonra Ulusal Parklar Servisi'nin (National Parks Service) Grand Canyon, Everglades ve Yosemite gibi popüler alanlara gelen ziyaretçi sayısının artışını karşılamak için “Mission 1966” girişimini benimsemesiyle devam etti. Richard Neutra ile Anshen & Allen gibi yetenekli mimarların işe alındığı proje, kentsel alanların dışında kalan peyzaj alanlarına ve topluluklara çoğunlukla nitelikli modern binalar kazandırdı.

Yedi yıl sonra, bu programların ruhu, federal hükümetin ev sahibi olarak bilinen Genel Hizmetler İdaresi'nin (General Services Administration - GSA) mimari ilkeleri kapsamında resmî bir politika çerçevesine oturtuldu. Bu politika, 1962 yılında, dönemin Başkanları John F. Kennedy ve Lyndon Johnson'ın Çalışma Bakanlığı Müsteşarı ve daha sonra New York Senatörü olan Daniel Patrick Moynihan tarafından hazırlanan raporda [1] formüle edildi. Bu ilkeler, federal binalarda sanatçılardan özgün eser talep edilmesinin önemini vurgulamanın yanı sıra, mimarların yaratıcı özgürlüğünü de açıkça savunuyordu: “Resmi bir üslubun geliştirilmesinden kaçınılmalıdır. Tasarım, mimarlık mesleğinden hükümete doğru akmalıdır, tersi değil. Hükümet, federal binaların tasarımında aşırı tekdüzeliği önlemek için bazı ek maliyetleri karşılamaya hazır olmalıdır. Uygun olduğu durumlarda, federal binaların tasarımı için yarışmalar düzenlenebilir. Önemli tasarım sözleşmeleri imzalanmadan önce, kural olarak, tanınmış mimarların görüşleri alınmalıdır.” “En nitelikli çağdaş Amerikan mimarlık düşüncesinden” yola çıkılarak, GSA tarafından sipariş edilen binalar, “Amerikan hükümetinin onuruna, girişimci ruhuna, dinamizmine ve istikrarına görsel bir tanıklık sunmalıdır.”

Bu belgenin dikkat çekici bir özelliği, hiçbir tarihsel ya da dönemsel üsluba atıf yapılmamış olmasıydı. Demokrasinin gerektirdiği mimarlığın, sürekli gelişen bir nitelikte olması ve dönemin ihtiyaçları ile kültürel koşullarına duyarlı olması gerektiği kabul edilmişti: “Hedefimiz, Başkan’ın (Kennedy) 9 Ocak 1961’de Massachusetts yasama organına yaptığı konuşmada övdüğü, Perikles’in Atinalılara yaptığı çağrının ortaya koyduğu ölçütü karşılamak olmalıdır: “Biz taklit etmiyoruz, çünkü biz başkalarına örnek oluyoruz.”

Bu fikirleri hayata geçirmek için herkesten daha fazla çaba sarf eden kamu görevlisi, 1996'dan 2005'e kadar GSA'nın Baş Mimarlığını yapan ve 1994'te Marilyn Farley ile birlikte hükümet mimarlığının kalitesini yükseltmeyi amaçlayan “Tasarımda Mükemmellik” (Design Excellence) programını oluşturan Edward Feiner'dı. Onun rehberliğinde Richard Meier, Thom Mayne, Arquitectonica, ZGF, Antoine Predock, Ralph Johnson, Laurie Hawkinson, Tim Smith - Miller ve Harry Cobb gibi mimarlar görev yaptı. Böylece federal mimarinin niteliği önemli ölçüde yükseldi ve Feiner’ın kurumdan ayrılmasından sonra da yüksek seviyede kaldı. (Resim 1) Kadın mimarlar Carol Ross Barney ve Julie Snow, o zamana kadar büyük ölçüde erkeklerin hakim olduğu bu alana katıldılar ve cinsiyet farklılığı ile liyakatin birbiriyle çelişmediğini kanıtladılar. (Resim 2)

Trump'ın mimariye olan ilgisi, ilk başkanlık dönemine denk gelen 21 Aralık 2020'de “Güzel Federal Sivil Mimarlığın Teşvik Edilmesi” başlıklı başkanlık kararnamesini [2] yayınladığında daha da belirgin hale geldi. Ne daha önce ne de daha sonra hiçbir hükümet belgesinde mimarlık tarihinin bu kadar ayrıntılı ve yanlış bir şekilde sunulduğu görülmemişti. Burada, 1309 Siena Tüzüğü (1309 Charter of Siena) ve Christopher Wren ile ilgili tartışmaların yanı sıra, “20. yüzyılın başlarında modernist akımdan doğan, sert geometrik bir stile ve büyük ölçekte açıkta bırakılan dökme beton kullanıma sahip, devasa ve blok benzeri bir görünümle karakterize edilen mimari üslup” şeklinde tanımlanan ve Marcel Breuer tarafından 1977 yılında tamamlanan Washington'daki Hubert Humphrey Binası ile özdeşleştirilen brütalizme yönelik eleştiriler de yer alıyor. (Resim 3)

Metinde, 1980'lerin sonlarında ortaya çıkan “dekonstrüktivist” mimari ise daha da kötü bir tablo çiziyordu. Bu eğilim, “parçalanma, düzensizlik, süreksizlik, çarpıklık, eğri geometri ve istikrarsızlık gibi özelliklerle mimarinin geleneksel değerlerini baltalayan” bir eğilim olarak tanımlanıyordu. Ayrıca bu özelliklerin kendisi tek bir tanım veya tek bir örnekle ifade edilemese de, 2007 yılında Morphosis tarafından tasarlanan San Francisco Federal Binası (eski adıyla Nancy Pelosi Federal Binası) bu eğilimin bir örneği olarak kabul ediliyordu. (Resim 4) Alternatif bir gerçeklikte, statükoyu bozmaya adanmış bir başkanlık yönetimi, “yıkım estetiğine” değer verebilirdi.

GSA tarafından yaptırılan sınırlı sayıdaki örnek yapı ve “Antik Atina ve Roma”nın klasik mimarisi, bundan böyle tüm adliye ve kurum binaları, Washington’daki tüm devlet binaları ve 2020 rakamlarıyla 50 milyon dolardan fazla maliyeti olan yapılar için tercih edilen stil olacaktı; çünkü bu üslubun, “kamu alanlarını yüceltme ve güzelleştirme, insan ruhuna ilham verme, Amerika Birleşik Devletleri’ni yücelterek onurlandırma ve genel kamuoyunun saygısını kazanma” olasılığı en yüksek olan üslup olduğu düşünülüyordu. (Resim 5)

Bu yürütme emrinin keyfiliği ve içerik ve tarihsel doğruluktan çok üsluba odaklanması dikkat çekici. Thomas Jefferson gibi isimlerin ilham kaynağı olan Yunan Canlandırmacılığı veya Roma örneklerine ek olarak, klasik mimarinin artık Julia Morgan'ın eklektik eserlerini de kapsadığını kimse bilmiyor gibiydi. Ya da Chicago gökdelenlerinin mucitlerinden biri olarak kabul edilen Daniel Burnham'ın eserlerini de. Yürütme emrinde kabul edilebilir tarzlar arasında Art Deco da yer alıyordu. Bu tuhaf bir seçimdi, ancak Washington DC’deki ciddi hükümet binalarının Manhattan'daki gösterişli Radio City Music Hall'a benzeyebileceğini hayal edince belki de çekici gelebilir. Ancak daha da şaşırtıcı olan soru, Donald Trump'ın dekonstrüktivizmi nereden öğrendiği...

Muhtemel yanıt, 2002 yılında Ulusal Sivil Sanat Derneği'nin (National Civic Art Society - NCAS) [3] kurucusu Justin Shubow'dan geliyor. Mimarlık veya şehircilik eğitimi almamış, lisans üstü derecesi veya akademik yayınları olmayan, siyasi bir göreve seçilmemiş ve şu anda devlet memuru olmayan Shubow, Donald Trump'a yakınlığı sayesinde GSA'nın mimari misyonunu ve devlet tasarımını bozma ve zarar verme potansiyeline sahip bir rol edindi. Bu da onu kilit bir isim haline getiriyor.

Shubow, kendi web sitesinde [4] yayımladığı yazılar, medya görüntüleri, röportajlar ve ana akım gazetelerde ve yayınlarda yer alan görüş yazıları ile Amerika Birleşik Devletleri'nde modern mimarinin en sesli ve görünür muhalifi ve 1950'lerden bu yana, moderni savunan mimarların federal mimarlık üzerinde, kendisinin yükselişine kadar hiç sorgulanmayan bir hegemonyaya ulaştıkları iddiasının önde gelen savunucusu haline geldi.

Mimarlık camiası, Shubow'un görüşlerine karşı bir miktar direnç göstermişti. 2020 yılında yayımlanan taslak kılavuz üzerine Amerikan Mimarlar Enstitüsü (American Institute of Architecture - AIA), sert eleştiriler içeren bir açıklama yayınlamış ve klasik mimariyi hayranlıkla takip eden ve tasarım çalışmalarında bundan ilham alan birçok üye de dahil olmak üzere 11.400'den fazla üyesi, çoğulculuğu savunan ve tek tip bir federal mimari tarzın dayatılmasına karşı çıkan çevrimiçi bir dilekçe imzalamıştı. [5]

Bu yönetmelik taslağı görünüşte, “olmak istediğimiz türden insanlara hitap eden” binaların tasarımı için genel halkın görüşlerini talep etse de, “sanatçılar, mimarlar, mühendisler, sanat veya mimarlık eleştirmenleri, sanat veya mimarlık öğretim görevlileri veya profesörleri, inşaat sektörünün üyeleri veya kamu binalarının tasarımı, inşası veya yenilenmesi ile ilgili kararların mali açıdan etkilediği herhangi bir çıkar grubu, ticaret birliği veya başka bir kuruluşla bağlantılı olanlar”ın katılımına engel oluyor. Bilimi reddeden Trump yönetiminin birçok yetkilisi gibi, Shubow da uzmanlık konusunda temkinli; elbette söz konusu kendi uzmanlığı olmadığında.

Bu yıl 20 Ocak'ta Trump, 2020'de imzaladığı başkanlık kararnamesinin içeriğini yeniden yürürlüğe koyan ikinci bir başkanlık kararnamesi [6] imzaladı, ancak bu seferki çok daha kısaydı. Mayıs ayı başlarında, GSA'dan 60 gün içinde talep ettiği kılavuzlar henüz yayımlanmamıştı. Tek tip bir biçimsel düzenlemeyi dayatmaya yönelik bu ikinci girişime şaşırtıcı bir şekilde çok az sayıda mimar karşı çıktı, ancak AIA bir kez daha protesto etti ve bu kez yönetim için çok önemli olan maliyet kesintisini vurguladı. 2 Mart'ta GSA'ya yazdığı mektupta, Direktör Vekili Steven T. Ayers şu ifadelerde bulundu: “Kuralcı stil zorunlulukları yeniliği engeller, mimari çeşitliliği sınırlar ve yerel toplulukların benzersiz kültürel ve tarihsel bağlamlarını göz ardı eder. Dahası, klasik mimari, ülkemizin mimari mirasının önemli bir unsuru olmakla birlikte, genellikle pahalı malzemeler, daha uzun inşaat süreleri ve daha yüksek bakım maliyetleri gerektirir; bu yükler de nihayetinde vergi mükelleflerinin sırtına biner.”

Trump'ın FBI'ın merkezi olan brütalist J. Edgar Hoover Binası'na (C.F. Murphy Associates, 1975) olan takıntısı, bu binanın, geçen yılın başında imzalanan kararnameyle yeniden inşa edilecek ilk Washington kurumları arasında olabileceğini düşündürüyor. (Resim 6) Ulusal emniyet teşkilatı için yeni bir merkez binası tasarlamanın sembolik anlamı, onun yeni onayladığı tasarım ilkeleriyle uyumlu olması nedeniyle karşı konulması imkansız bir durum doğurabilir. Bu bağlamda 15 Mayıs'ta FBI Direktörü Kash Patel binanın kapatılacağını ve 1.500 çalışanının başka bir yere taşınacağını açıkladı. Binanın geleceği belirsizliğini koruyor.

Yine de, önemli bir istisna dışında, Trump'ın yürütme emriyle ilgili hiçbir hükümet binası tasarımı henüz yayınlanmadı. 1963 yılında, McKim, Mead & White tarafından 1910 yılında tasarlanan ve New York şehrinin en önemli tren istasyonu olan Pennsylvania İstasyonu'nun yıkılması - Moynihan'ın “New York tarihindeki en büyük vandalizm eylemi” olarak nitelendirdiği olay - iyileşememiş bir yara olarak kalmaya devam ediyor. Altmış yıl sonra, fare labirenti olarak tanımlanan bu bina, mülk sahipleri, müteahhitler ve devlet kurumları arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle Amerikan kentsel mimari rehabilitasyon projesinin Bermuda Şeytan Üçgeni olmaya devam ediyor.

Bu tartışmaya en son katılan kişi Trump oldu. Trump, 17 Nisan'da, ulusal demiryolu hattı Amtrak'ın federal mülkiyetini gerekçe göstererek, Penn İstasyonu ve istasyonun geleceğinin kontrolünü New York Büyükşehir Ulaşım İdaresi’nden (New York Metropolitan Transit Agency) aldı. Bu tartışmanın ortasında, kâr amacı gütmeyen Grand Penn Topluluk Birliği (Grand Penn Community Alliance) ile çalışan mimar Alexandros Washington, orijinal McKim, Mead & White binasından “ilham alan” yeni tasarımının görsellerini yayınladı. Bu tasarım, 7. Cadde'de bir parka bağlı tren garı ve Dorik sütunlu bir sütunlu galeri içeriyor. (Resim 7)

Bu noktada, Shubow'un hükümet mimarisini modernizmden kurtarma projesinin nihai amacı ne olabilir? Kesinlikle işlevsellik ve programatik özellikleri karşılayabilen, çalışanların ve vatandaşların yaşam kalitesini artırabilen kamu binalarının yaratılması değildir. Shubow, durmak bilmeyen yazılarında program, işlev ve binaların iç tasarımından neredeyse hiç bahsetmiyor; bu da onun bilinen deyimle bir facadista, yani her şeyden önce dış görünüş ve gösterişle ilgilenen biri olduğunu gösteriyor. Shubow, Washington'un bir müze parçası olarak kalmasında ısrar etmesinin yanı sıra, kentsel biçime kayıtsız görünüyor ve bu ihmal, Shubow’un yalnızca tekil binalara yapılan müdahalelerin kentleri iyileştirebileceğine olan inancını ortaya koyuyor.

Trump'ın ortağı Steve Bannon, “siyaset kültürün bir uzantısıdır” şeklinde meşhur bir gözlemde bulundu ve bugün Amerika Birleşik Devletleri'nde şiddetle süren ve belki de yakında ulusal mimariyi etkileyecek olan kimlik ve yaratıcı ifade savaşlarını, boş sembolik çatışmalardan daha fazlası olarak gördüğünü açıkça belirtti. Kimin veya neyin Amerikan olduğunu belirlemek, büyük riskler içeren bir çabadır. Ancak bu, genellikle insanların, fikirlerin ve teknolojilerin ulusal sınırlar ötesine taşınmasını içeren mimarideki ilerlemelerle radikal bir çelişki içindedir. Bu tür alışverişlerin önkoşulu olan uluslararası bakış açısı, Shubow ve ortaklarının teşvik ettiği, yukarıdan dayatılan ve ideolojik olarak arındırılmış, mesleki uzmanlıktan yoksun kamuoyu tarafından onaylanan tekdüze klasisizmden çok uzaktır.

Trump yönetiminin tıp ve iklim değişikliği konusundaki bilimsel anlayışlara meydan okumaya, üniversiteleri kontrol etmeye, Amerikan tarihini yeniden yazmaya, kamu kütüphanelerinin raflarından rahatsız edici bulunan kitapları kaldırmaya, ilkokul müfredatını dikte etmeye, sanat ve beşeri bilimlere ayrılan fonları kesmeye ve müzeler ile sahne sanatları kurumlarının kültür politikasını belirlemeye yönelik devam eden girişimleri, mimarların iyimser olmaları veya herhangi bir müdahaleye uğramadan çalışmaya devam edebilecekleri sonucuna varmaları için hiçbir gerekçe sunmuyor.

İyi ya da kötü, yirminci yüzyılın tarihi, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki eğilimlerin genellikle sınırlarının ötesine yayıldığını göstermektedir. Shubow - Trump gündemi galip gelirse, diğer ülkelerin liderleri Amerika'nın örneğini takip ederek kendi ülkelerindeki sivil mimarinin kontrolünü ele geçirmek isteyebilirler. Trump yönetiminin acınacak derecede dar görüşlü izolasyonist politikası, ABD'deki krizin tüm dünyadaki mimarlar için daha büyük önem taşıdığını gölgelememelidir. Her gün değişen istikrarsız bir siyasi ortamda, gelecekteki sonuçları tahmin etmek doğru değildir. Bununla birlikte, üç senaryo (veya bunların varyasyonları) olası görünmektedir:

Birincisi, GSA'daki düzensizlik, artan personel eksikliği ve yetersizlik, kültürel değer mühendisliği ile birleştiğinde Shubow - Trump programını kısa devre yapar ve çok az sayıda bina inşa edilmesine neden olur.

İkinci olası sonuç, mütevazı bir başarı ve ülke çapında Yunan tapınakları ve yavan klasik üsluba sahip binaların ortaya çıkması olabilir. Yeni yönergelere uyan birkaç proje övgüye değer bile olabilir. Mimarlar ve belediyeler tarafından yapılan itirazlar mahkemelerde dava konusu olabilir ve farklı yaklaşımları tercih edenler için ara sıra zaferle sonuçlanabilir. Ancak “zemin” değişmiş olacaktır.

Üçüncü ve en distopik sonuç, Nazi terimi Gleichschaltung ile özetlenen başarılı bir standardizasyon olabilir ve bu da hükümet tarafından yaptırılmayan binalar da dahil olmak üzere tüm mimarlığın kontrolüne ve homojenleşmesine yol açabilir. Yerel tasarım inceleme kurulları, uyumluluk gerektiren kurallar çıkarabilir veya onay için sunulan planlarda sonu gelmeyen miktarda ama zaman alıcı küçük revizyonlar talep ederek mimarları yıpratabilir. Günümüzde yönetimi nadiren eleştiren Amerikan şirketleri ve iş dünyası liderlerinin öncülüğünde, emlakçılar ve kurumsal müşteriler sessiz kalabilir ve tartışma yaratmayacak tasarımlara yönelebilir. Hayatta kalmak ve maaşlarını ödemek zorunda olan mimarlar, hayal güçlerini bastırıp teslim olabilirler. Bu gerçeğin en korkunç versiyonu, öncelikle çeşitliliğe kendini adamış olan ve ABD doğumlu olmayan ya da beyaz, erkek, heteroseksüel ve Hıristiyan olmayan mimarlardan başlayarak “vatanseverlikle” bağdaşmayan üslup ve yöntemlerle çalışan mimarları susturmak olacaktır.

Trump'ın öfkesi ve iktidar hırsından henüz etkilenmemiş alanlarda yaşayan veya çalışanların, görmezden gelemeyecekleri kaçınılmaz bir sonuç vardır. Bu sonuç, Sinclair Lewis'in 1935 tarihli distopik romanının başlığında ifade edilmektedir: It Can’t Happen Here (Burada Olmaz).

* Bu yazı, Edward Dimendberg’in 15 Mayıs 2025 tarihli “Return to Order? American Federal Government Architecture in the Trump Age” başlıklı makalesinden çevrilerek hazırlanmıştır. Yazının Almanca çevirisi Bauwelt dergisinin Haziran 2025 sayısında yayımlanmıştır (Dimendberg, Edward, 2025, “Return to Order? Unter Trump droht die Architektur der amerikanischen Bundesregierung ihre Unabhängigkeit von Stilvorgaben zu verlieren”, Krysta Brown-Ippach (çev.), Bauwelt, sayı:246(13.2025), ss.60 – 67.). Bu yazının dergimize ulaşmasındaki desteği ile çeviri ve metin düzenleme sürecine katkılarından dolayı Prof. Dr. Belgin Turan Özkaya’ya teşekkür ederiz.

NOTLAR

[1] U.S. General Services of Administration, “Guiding principles for federal architecture”, (https://www.gsa.gov/real-estate/design-and-construction/design-excellence- program/guiding-principles-for-federal-architecture). [Erişim:28.07.2025]

[2] Federal Register, “Promoting Beautiful Federal Civic Architecture”, (https://www.federalregister.gov/documents/2020/12/23/2020-28605/promoting-beautiful-federal-civic-architecture). [Erişim:28.07.2025]

[3] The National Civic Art Society, (https://www.civicart.org/). [Erişim:28.07.2025]

[4] Justin Shubow, “About”, (https://shubow.com/about/). [Erişim:28.07.2025]

[5] The American Institute of Architecture, “Immediate Action Needed Contact the White House NOW!”, (https://p2a.co/eH3Mx8N). [Erişim: 28.07.2025]

[6] The White House, “Promoting Beautiful Federal Civic Architecture”, (https://www.whitehouse.gov/presidential-actions/2025/01/promoting-beautiful-federal-civic-architecture/).[Erişim:28.07.2025]

Bu icerik 145 defa görüntülenmiştir.